22. baskısı yapılan “Türkçenin Sırları“ isimli bu eserde Nihat Sami Banarlı, gerçekten de Türkçenin sırlarını ortaya çıkarmıştır. Yıllardır büyük bir beÄŸeniyle okuÂnan ve defalarca basılan bu eser, konuÅŸtuÄŸu dile karşı ilgisiz kalan insanlara Türkçeyi fark ettirmiÅŸtir. Ayrıca konuÅŸtuÄŸuÂmuz bu dili sevmemize vesile olmuÅŸtur. Banarlı, bu eseri yaÂzarken neyi hedeflediÄŸini ÅŸu ÅŸekilde anlatır: “Åžu fâni dünya saadetleri içinde hiçbir ÅŸey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet deÄŸildir. Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaÅŸattığı dili, bütün güzellikleri, incelikleÂri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek… Onları, böyle bir dilin sihirli İfadelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiÅŸtirmek… Dilin, böylesine tılsımlı vasıta olduÄŸunu bilmek ve bütün bunÂları, bilerek, severek yapmak…
Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan böyle büyük bir sanatın, böyle ÅŸerefli bir hizmetin vazifelisi olÂduÄŸunu düşünmemiÅŸtir. Çünkü bilindiÄŸi ve zannedildiÄŸi gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi deÂÄŸildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her ÅŸeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anaÂdillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifade ve mana zenginlikÂlerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen deÄŸil de anne ve baba İseniz, abla ve aÄŸabey İseniz, bu sizin daha sevÂgili vazifenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten baÅŸlayarak, öğreteceÄŸiniz en güzel ÅŸey, Türkçeçlir.”
“Bir tarih boyunca ordu ordu insanları savaÅŸ meydanÂlarından geçirerek, zafere, gazi veya ÅŸehit olmaya koÅŸturan ciÂhangirler, büyük baÅŸarılarını, birçok da, savaşçılara duyura-bildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliÄŸiyle kazandılar. BiÂzim tarihimizde”: Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez! Daha deniz, daha ırmak istiyoruz! Yurdumuzu öylesine büyültelim ki gök kubbesi ona çadır, güneÅŸ de bayrak olsun!” diyen OÄŸuz Han; yine böyle bir hitabeyle, kendisine isyan etmiÅŸ bir orduya Çaldıran gibi zafer kazandıran Yavuz Sultan Selim ve daha nice cihangirler, tarihî zaferlerini, birçok da kitlelere söz söyleyiÅŸlerindeki inandırıcı lisana borçludurlar.
Mermere can veren heykeltıraÅŸ gibi, kelimelere ses, ve haÂyat veren söz sanatkârının da bu baÅŸarısı, söze musikinin duÂyurucu kudretini katabildiÄŸi ölçüde derin ve ölümsüzdür. Bu bakımdan, büyük ses ÅŸairi Baki’nin:
Avâzeyi bu âleme Dauud gibi sal
Bakî kolan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
mısralarında, yalnız ÅŸiir anlayışı bakımından deÄŸil, dil anlayışı bakımından da varılmış derin hakikat vardır. Çünkü, tekrar edelim ki: Dillerin bir musiki kudreti kazanması, kelimelerin birer naÄŸme güzelliÄŸi alması, kısa zamanda olmamıştır. DeniÂlebilir ki dil ve edebiyat sanatı, bu güzel neticeye varmak için, sanat ve edebiyat tarihinin daha ilk anlarından baÅŸlayarak; sözü sesle birleÅŸtirmeye çalışmıştır.
Bunun en açık delili, sözün en güzel sesli ifadesi olan ÅŸiÂir sanatının, baÅŸlangıçta musiki sanatından ayrı olmayışıdır: BilindiÄŸi gibi, ilk ÅŸiirler, asırlarca, hatta çaÄŸlarca, musiki aletÂlerinden çıkan seslerle birlikte söylenmiÅŸtir.
Bir misal olarak, eski Yunanlılar, söze bir duyuruculuk vermek için, ÅŸiiri, lyre isimli sazla söylüyorlardı. Eski İranlılar, bunun için, rûd, cenk, rebâb gibi sazlar kullanıyorlardı. İbraÂni ÅŸiiri, Davud Peygamber’in de kullandığı mizmar isimli bir sazla söyleniyordu. Davud’un ilahîlerine Mezamir denilmesi, bu dini ÅŸiirlerin mîzmarla birlikte söylenmesindendi. Eski Türkler, ÅŸiiri, kopuzla söylüyorlardı. Saz, eski Türk ÅŸiirinin, ayÂrılık kabul etmez arkadaşıydı. Türkler, onsuz ÅŸiir söylemez; yalnız söz sanatında deÄŸil, yapacakları hareketlerin de pek çoÄŸunda onun yardımını ararlardı.
Bütün bunlar, dillerin daha ilk devirlerinde söze musiki katmak ihtiyacındandır. Dillerde kelimeler, uzun asırlar içinÂde, iÅŸte bu musikili çalışmalar sonunda naÄŸmeleÅŸmiÅŸtir.
Düşünmelidir ki, sözün sese bu ölçüde ihtiyacı olduÄŸunu, daha ilk insanlar, bizim kendilerine iptidai dediÄŸimiz insanlar anlamıştır. Asırların, bazen çaÄŸların emeÄŸiyle, böylesine güzel ses ve güzel mana kazanmış kelimelerin, neden, ÅŸu veya bu hoyratlıklar içinde ziyan edilmemesi lazım geldiÄŸinin (anlaÂyanlar için) en büyük delili budur.
“Bir dilin kelimelerini hor görmek, hakir görmek, hele ÅŸu veya bu politik veya ideolojik sebeple dilden atılabilir görÂmek, en az, onların oluÅŸ ve yontuluÅŸ tarihini bilmemekten hatta sevmemekten doÄŸan büyük bir gaflettir. Çünkü, milletÂlerin olduÄŸu gibi, kelimelerin de tarihi vardır.
Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle doymuÅŸ, onlarÂla düşünmüş; birbirlerini ve evlatlarını o kelimelerle tamamıyÂla millî bir sanatla iÅŸleyip Türk yapmışsa, evlatlar, artık o keÂlimelere düşman kesilemezler.”
 Bahar ve Türkçe
Bahar ve Türkçe, bu iki güzel kelimenin bir dil yazısında yan yana gelişi yeni değildi. Bundan asırlarca önce Türkçe-nin bazı büyük ülkücüleri onları yan yana düşünmüşlerdi.
Mevsim gibi, tabiat gibi, Türkçenin de bir bahara kavuÅŸÂmasını isteyen o gönüller, bunu sadece bir dilek, bir temenni hâlinde bırakmamış, bunun için çalışmış ve muvaffak olmuÅŸÂlardı.
Bahar ve Türkçe… Bu iki güzel kelimeyi biz sadece bir niÂsan sabahında, Türkçenin, bugün içine düşürüldüğü ıstırapÂlardan sıyrılarak, bunu böyle yapanları unutup umursamaya-rak bir bahar sabahının ümit verici güzelliÄŸi içinde, bir bahar güneÅŸi kadar beyaz ve berrak bir duyguyla yeniden yan yaÂna görmek istiyoruz.
Yeniden yan yana görmek ve bunu ilk defa düşünenleri dil ve edebiyat tarihimizin altın sahifelerinde saygıyla anmak istiyoruz.
Çünkü bizim dil ve edebiyat tarihimizde Türk Dili için hiçbir ÅŸahsi menfaat gözetmeksizin, hiçbir politikaya, hiçbir yabancı ideolojiye alet olmadan çalışan, sevgi duyan ve muÂvaffak olan büyük isimler vardır.
Onları, ÅŸimdi burada bir defa daha yan yana getirirken, onların iyi ruhları, temiz gönülleri ve büyük hizmetleri önünÂde kendiliÄŸinden eÄŸilmiÅŸ asırların iyi rüzgârına kapılmak istiÂyoruz.
Bunlardan biri, XV. asrın Türkistan ÅŸairi, Ali Åžir Nevâî’dir.
Nevâî, KaÅŸgarlı Mahmud’dan ve Fahreddin Mübarek-ÅŸah’dan sonra, Türk Dili için büyük himmet göstermiÅŸ, halis bir Türkçeci, Türkçenin tarihteki büyük âşıklarından biridir.
Burada Türkçeci derken, diÄŸer medeniyet dilleriyle alışÂveriÅŸi kesmiÅŸ; bugünkü öz Türkçe hokkabazlığı çeÅŸidinden bir dil çıkmazına sapmış; dil ve dünya görüşleri kıtın kıtı, nasipÂsiz düşünceler akla gelmemelidir.
Nevâî’nin Türkçesi ve müdafaa ettiÄŸi dil, ortak İslam meÂdeniyeti çerçevesinde, zengin, güzel sesli ve tabii bir Türkçe’dir.
Nevâî kendi çağında Türkçeyi bırakıp ÅŸiiri Farisi ile yaÂzanların karşısındaydı.
Gerçi Klasik Çağın edebiyatında Farisi, o çaÄŸlarda, (AvruÂpa edebiyatındaki Fransızca gibi) ÅŸiir dili olarak her dilden üstündü. Åžark edebiyatı, Farisiye mantıku’t-tayr adını veriyor; onu bir kuÅŸ dili güzelliÄŸiyle ve bir tasavvuf lisanı oluÅŸla vasıflan-dınyor. Ancak bunun da sebebi, büyük ÅŸiirin, asırlarca, Farisi ile söylenmiÅŸ ve buna alışılmış’olmasıydı. Bu, aynı zamanda Türkçeye alıcı gözle bakmamış olanların bir gafleti idi.
Onlar, Türk dili için, nice zorlu ÅŸartlar altında, böyle, sevÂgiyle çalıştılar. Bahar güllerini gördükleri zaman, yalnız sevgiÂlilerinin gül yüzünü deÄŸil, Türkçenin gül gibi Türkçe ve TürkçeleÅŸmiÅŸ kelimelerini düşündüler.
Biz dilimizi onlar kadar seviyor muyuz? Hele Türkçenin bu büyük âşıklarına gereği kadar saygı ve sevgimiz var mı?
Ne gezer… Birçoklarımız onları Türkçe yazmadılar zan-nıyle tanımak bile istemiyorlar. Dillerine tam bir cehaletle OsÂmanlıca diyor, baÅŸka bir ÅŸey diyemiyorlar.
Türkçeye öylesine hizmet edenler, asırlarca sonra böyle karşılanırsa, bugün Türkçeyi yıkmak için çalışanlara, gelecekÂte neler denecek?
Cehalet, geleceği düşünemez ki.
| En Güzel Paylaşımlar İçin Mail Grubumuza Üye Olun |


Yorum Yapın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
>