KONUSU: DoÄŸuÅŸtan özürlü olan bir çocuÄŸun, özellikle anÂnesinin çabası ve yardımlarıyla, içindeki yaratıcı yeteneÄŸi kullanaÂrak, hayata karşı verdiÄŸi tutunma mücadelesi anlatılmaktadır.
“A” Harfi:
5 Haziran 1932′de hastanede doÄŸdum. Toplam yirmi iki çocuÄŸu olan ve bunların on üçü yaÅŸayan, bir ailenin çocuÄŸuydum. Dört aylıkken, annem kafamın kendiliÄŸinden arkaya düştüğünü fark etmiÅŸ. Zamanla, ellerimin her zaman arkaya doÄŸru bükük ve sıkılı; çenemin kilitli olduÄŸu; bir yastık olmadan oturamayacağım ortaya çıkmış. Beni, hastanelere ve kliniklere taşımaya baÅŸlamışÂlar. Bütün doktorlar, “ümitsiz vaka” olarak karar vermiÅŸler. Annem ise bir türlü bu durumu kabullenememiÅŸ. Dört yıl su gibi geçmiÅŸ, beÅŸ yaşıma basmış olmama raÄŸmen, halen yeni doÄŸmuÅŸ bir bebek gibi yardıma muhtaçtım. Duvarcı ustası olan babam iÅŸe gittiÄŸinde, annem, benimle diÄŸer kardeÅŸleÂrim arasında oluÅŸan duvarı, büyük bir sabırla ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Akrabalarımız benim gibi çocukların verildiÄŸi kuÂrumdan bahsettiklerinde, annem ÅŸiddetle “Benim oÄŸlum geri zekâlı deÄŸil” diyerek karşı çıkıyordu. BeÅŸ yaşına gelmeme raÄŸmen, sol ayağımdaki parmaklarım hariç, hiçbir ÅŸeye ilgi göstermemiÅŸtim. Bir de tebeÅŸire meraklıyÂdım.
Bir gün, kardeÅŸlerim ders çalışırlarken, sol ayağımı uzattım ve tebeÅŸiri, ayak parmaklarım arasında sıkıca tuttum ve hareket ederek kara tahtanın üzerine sert bir karalama yaptım. Herkes konuÅŸmayı kesmiÅŸ ve sessizce bana bakıyordu. Annem, mutfakÂtan geldi ve beni o halde gördü. Sonra, Mona’dan aldığı tebeÅŸirle, önüme “A” harfini çizdi ve “Aynısını yap Chris.” dedi. Yaptım, ancak baÅŸaramadım. Annem, tekrar yapmamı istedi. Üçüncü deneyiÅŸimde baÅŸarmış ve “A” hrafini yazmıştım.
Ayak parmak arasında sıkışmış bir parça tebeÅŸirle yere çizÂdiÄŸim o tek harf yeni bir dünya için yolum, zihinsel özgürlüğüÂmün ise anahtarıydı.
A-N-N-E
Annem, hemen hemen bütün alfabeyi aynı yolla öğretmeye başladı. Alfabeyi bilmek, savaşı kazanmamın yarısıydı. Çünkü harfleri yan yana getirerek, küçük kelimeler oluşturabiliyordum.
Yedi yaşındayken çok fazla konuÅŸmamama raÄŸmen, ÅŸimdi tek başıma doÄŸrulabiliyor ve kemiklerimi kırmadan ya da anneÂmin porselenlerini parçalamadan kaçmamın üzerinde emekleyeÂrek yer deÄŸiÅŸtirebİliyordum.
Zaman geçtikçe sol ayağıma daha fazla baÄŸlanmaya baÅŸlaÂdım. O, aileme kendimi anlatmamda temel iletiÅŸim aracımdı. O, içinde bulunduÄŸum hapishane kapılarının tek anahtarıydı.
Bu arada aile gitgide çoğalıyor, nüfus artıyordu. Ben de bü-yüyordum. Aklım da öyle. Bir gün anneme seslendim ve uzun zamandır kafamı meşgul eden kelimeyi yazdım:
“A-N-N-E.”
Ev:
Yedi yaşımda, erkek kardeÅŸlerimin de yardımıyla, yaşıtlaÂrımla arkadaÅŸ olmaya baÅŸlamıştım, “gezinti arabası” dedikleri pasÂlı, eski arabayla beni taşıyorlardı. Hayatımın en güzel yıllarının bir kısmı, o eski püskü arabada geçti. Benim de çok sevdiÄŸim, oyun oynadığım arkadaÅŸlarım oldu.
Evde devamlı oyunlar oynardık. Özellikle Noel eÄŸlenceleri çok farklı olurdu. En çok aÄŸabeyim Tony’yî beÄŸenirdim. O bizim mahallenin Romeo’su idi. Bütün kızlar onu beÄŸenirdi. Evde, herÂkes ondan biraz korkardı. O, benim ilk kahramanımdı. Bir gün, iÅŸlediÄŸi bir kabahatten dolayı, onu kilitledikleri odanın anahtarlaÂrını annemin cebinden uyur numarası yaparak aşırdım ve dışarı çıkmasını saÄŸladım. Bana “Çok cesursun, Chris.” dedi.
Henry:
Sekiz yaşındayken o arabayı kullanıyor, kendimi bir kral gibi hissediyordum. Herkesin horlayıp, tekmelediÄŸi bu eski arabanın benim yanımda saygın bir yeri vardı. Ona Henry adını vermiÅŸtim. O benim tahtımdı. Onun üzerinde her macerayı ve heyecanı tatÂtım. Onunla birçok kereler, çok sevdiÄŸim sinemaya bile gittim.
Yaklaşık sekiz buçuk yaÅŸlarındayken, bir gün Dublin’in dıÂşında küçük bir kır gezisine çıktığımı hatırlıyorum. Suyun kenarıÂna oturmuÅŸ, ayağımla balıkları yakalamaya bile çalışıyordum. Dönüş yolunda çok acıktığımız için, bir köy evinin bahçesinin dallarından sarkan elmalar ve armutlardan aşırıp yerken gördüÂğümüz polisten dolayı çok korkmuÅŸtuk. Aşırdığımız meyveleri Henry’nin oturduÄŸum kısmının altına koyduk. Polisler gidince bir de baktık ki bizim meyveler ezilmiÅŸ, yenecek halieri kalmamış. Meyveleri bahçe duvarının üzerine bırakıp eve döndük.
Yine çok sıcak bir günde, yüzmek için yakınımızdaki kanala gitmiÅŸtik. Yüzen çocukları görünce, içimde A harfini yazdığım günkü gibi bir istek ve heyecan duydum. Tony’ye “yüzmek istediÂÄŸimi” belirttim.
Beni suyun içine soktuklarında iki defa batıp, çıktım. ÜçünÂcüsünde ise ayaklarımı çılgınca salladığım için batmamıştım. Böylece suyun üstünde durmaya devam ettim. Birkaç dakika sonra, Tony beni sudan çıkardı ve “bir gun Christoper Columbus’u yeneceksin” dedi. Artık, sık sık yüzmeye gidiyordum, çok mutluyÂdum.
Ancak, bir müddet sonra arabam kırıldığı için, bu gezintileri yapamaz olduğum için, canım çok sıkılmaya başladı.
Katriona Delahunt:
Artık nadiren mutlu oluyordum. Dünyamın dayanağı sarÂsılmış gibiydi. On yaşında, yürüyemeyen, konuÅŸamayan, kendi kendine yemek yiyip giyinemeyen bir çocuktum. Ne kadar çaresiz olduÄŸumu fark etmeye baÅŸlamıştım. DiÄŸerlerinden “farklı” olduÂÄŸum gerçeÄŸi dışında bir ÅŸey bilmiyordum. Bir gün kızgınlığımdan aynayı dahi parçaladım.
Birkaç hafta sonra, annem bana yeni bir araba alabilmiÅŸti. ErÂtesi gün erkek kardeÅŸlerim beni bir kez daha sokaklara götürdüÂler. Ancak, artık eski zevki duymuyordum. Eski arabam
ğından beri bambaşka biri olmuştum. Bendeki değişikliği en iyi annem anlıyor, ancak hiçbir şey söylemiyordu.
On yaşındayken, gittikçe daha içe kapanık bir hal almaya baÅŸlamıştım. Annem, ne yapıyorsa bir türlü beni rahatlatamıyordu. O eskiden mutlu olan çocuÄŸu hiçbir ÅŸey geri getiremiÂyordu.
Bir Noelde, Paddy Noel Baba’dan bir kutu boya almış; ancak hoÅŸuna gitmediÄŸi için kenara atmıştı. İçimde bir duygu uyandı. O rengârenk boyalar benim olmalıydı. KurÅŸun askerlerimi ona veÂrip, boyaları aldım.
Sonra da, fırçayı ayaklarımın arasına alıp, aÄŸzımda ıslattım ve en çok sevdiÄŸim renk olan maviye batırarak, götürüp diÄŸer ayağıma sürdüm “Oldu” diye haykırdığımda, her zaman olduÄŸu gibi, desteÄŸini benden hiç esirgemeyen annem yine yanımdaydı. Artık, her gün resim yapıyordum.
DeÄŸiÅŸiyordum. Beni mutsuz eden ÅŸeyleri unutmak ve yeniÂden mutlu olmak için yeni bir yol bulmuÅŸtum. Her ÅŸeyden Önemlisi kendimi unutmayı öğrenmiÅŸtim.
Ancak, yirmi ikinci çocuÄŸunu doÄŸurmak için hastaneye yaÂtan annemiz aramızdan ayrılınca, evde her ÅŸey çok deÄŸiÅŸmiÅŸti. Annemin öleceÄŸini düşündüğüm İçin, bir ÅŸey yapmak istemiÂyordum.
Bir gün, bu duygular içerisinde iken, annemin bizi görmesi için gönderdiÄŸi Bayan Detahunt evimize geldi. Annem istediÄŸi için, zarfın arkasına ÅŸunları yazıp verdim: “Sevgili Annecim. Merak etme. Her ÅŸey yolunda. Bir sürü yemek var. Hemen İyileÅŸ. Christy.”
Birkaç gün sonra, Bayan Delahunt, bir sürü boya, fırça ve boÂyama kitapları ile birlikte, evimize tekrar geldi. Hayatıma, tam da onun gibi birine ihtiyacım olduÄŸu zamanda girmiÅŸti. Yıllar içinde, annem dışında benim için en büyük ilham kaynağı olmuÅŸtu.
Ressam:
Artık, Bayan Delahunt’un geleceÄŸi günleri heyecanla bekleÂmeye baÅŸlamıştım. Onun yanında zihnim geliÅŸiyordu. Artık, reÂsimleri çok daha özenli yapıyordum. Çünkü, resim sadece benim mutluluÄŸuma deÄŸil, baÅŸkasının da mutluluÄŸuna yol açıyordu. Resimle ilgili, her hazırlığımı kendim yapmaya baÅŸlamıştım. MalÂzemelerime bir ÅŸey olmasın diye, kimseye elletmiyordum.
Derken, bir gazetede, “12-16 yaÅŸ arası, Noel Resim Yarışması” ilanını görünce katılmaya karar verdim. Sindrella’yı konu alan resimi özenle yaptım ve zarfa koyup gönderdik.
Bir Cuma günü kapı çalındı. Gazeteden bir muhabir ve foÂtoÄŸrafçı,, Bayan Delahunt’un benim tarafımdan gönderilen resmin ayak ile yapıldığını söylemesi üzerine, inanamadıkları için beni görmeye gelmiÅŸlerdi. Ben o sırada, Güney Denizi Adası isimli resÂmime son noktalan koymak üzereydim.
Annemle konuÅŸtular. Benim de birçok resmimi çektiler. ErteÂsi gün babam gazeteyi yüzüme uzatarak,”Gördün mü? KazanmışÂsın! diye sevinçle haykırıyordu. Beni sevinçle öptü. Ya rüyalarımın kızı? Benimle gurur duyduÄŸunu söyleyerek, alnıma bir Öpücük kondurdu. Sol ayağım ve ben yine kazanmıştık!
Acıyan Bakış:
On üç yaşında, kendini yeteneklerini kullanabilecek kadar keÅŸfedememiÅŸ küçük bir ressamdım. Resim yapmak benim için her ÅŸey demekti. Bunun sayesinde kendimi tamamiyle ifade edeÂbilmeyi öğrendim.
Artık, diÄŸer kardeÅŸlerimden tamamen kopmuÅŸtum. DiÄŸerleÂriyle birlikte, aynı zamanda onlardan ayrıydım. Bir çocuÄŸun sıraÂdan yaÅŸamından, sokaklardan ve küçük ara yollardan uzaklaÅŸmış biri olarak, yüreÄŸimin vücuduma oranla büyüme ve geliÅŸme açıÂsından millerce yol kat ettiÄŸini fark ediyordum.
Bu arada, fenny isminde cıvıl cıvıl bir komÅŸu kızı, rüyalarımın kızı olmuÅŸtu. Resmini yapmak istediÄŸimi belirten bir not gönderÂdim. İstediÄŸim zaman beni arka bahçeye gidip onu görebileceÄŸimi yazan notunu alınca heyecandan bir tuhaf oldum. Ertesi gün buÂluÅŸtuk. Birlikte kitap okuduk. Sonra, haftalarca mektuplaÅŸtık, bir araya geldik. Ancak, bir gün ansızın gitti ve bir daha aylarca yü-
zünü görmez oldum. Sonra bir gün, arka bahçede otururken geldi ve yüzüme acıma dolu bir bakış fırlatıp, gitti.
Kendimi ne kadar kandırmış olduğumun böylece farkına varmış oldum.
Farkına varmadan on beÅŸinci yaÅŸ günüm geldi. Annem bir parti düzenlemiÅŸti. Jenny de gelmiÅŸti. Hatta elimi tutmuÅŸ ve nasıl olduÄŸumu bile sormuÅŸtu. O gece büyük bir baÅŸaÄŸrısı çektim. OnÂdan daha kötüsü ise kalbimin aÄŸnsıydı. ‘ “” J ıw”ı
Hapishane Duvarları:
Artık kendimden kaçamayacak kadar büyümüştüm. Etra-fımdaki her ÅŸey canlılık saçarken, benim bir tek sol ayağım vardı. Hayatım, yüzüm duvara doÄŸru dönük, dışarıdaki büyük dünyaÂnın seslerini ve hareketlerini duyan kardeÅŸlerim ve tanıdığım diÄŸer insanlar gibi hareket edip, dışarı çıkıp, kendi yerimi alamaÂdığım sıkıcı bir köşeye benziyordu.
Annem her ÅŸeyin farkındaydı. İçimde gittikçe büyüyen acılaÂrı hafifletmek için elinden geleni yapıyordu. Ben ise, çocukken farkına vardığımda aÄŸladığım acı gerçekliÄŸim için, ÅŸimdi aÄŸlayamıyor, derin ıstırabımı içime gömüyordum.
Bir gün, böyle ümitsiz acılar içindeyken, kendimi penceremÂden atmaya karar verdiÄŸim için, odama kapanıp, “vasiyetimi” yazmaya baÅŸladım. Yazdıklarımı yastığımın altına koydum, sonra da pencere betonunun üstüne güçlükle çıkmayı baÅŸardım. Aklıma Katriona Delahunt gelince, pencereden indim ve bir çocuk gibi aÄŸlamaya baÅŸladım.
Artık on altı yaşındaydım. Artık sadece mutsuz ve kederli deÄŸil, aynı zamanda, çarpık aÄŸzım, dolaşık ellerim ve kullanışsız gövdemden dolayı bütün dünyaya kırgındım. Sol ayağımla resim yapmaktan baÅŸka bir marifeti olmayan birisiydim. Sonra aklıma, yazmak fikri geldi. Hızla not defterimi çıkardım ve birbiriyle alakası olmayan kelimeleri yazmaya baÅŸladım. Artık kendime yeni bir ufuk açmıştım. , tli> -* s ¦-,’,
Ayak parmaklarımla yazmayı ilk öğrendiÄŸimde beÅŸ yaşınÂdaydım. Bunun bana yeni bir hayatın anahtarını sunabileceÄŸini ise ancak on yedi yaşımda anlayabildim. O günden sonra, her gün yazıyor, yazıyordum.
On yedi yaşımda, her şey üzerime geliyormuş gibi oluyordu. Duygusal hayatım oluşmaya başlamıştı. Sadece çocukluk arzuları olan şeyler, şimdi yetişkin ihtiyaçlarına dönüşmüştü. Büyüdükçe kendi eksiklerime daha anlayışlı yaklaşmak yerine, daha çok acı çekiyor ve üzülüyordum.
Bir gün, Katriona Delahunt’un parmağında gördüğüm niÅŸan yüzüğü ise tam bir felaketim olmuÅŸtu. Evlendi ve Bayan Maguire oldu. Ne olursa olsun, çok kıskanmıştım.
Aylar, yıllar geçmiÅŸ evde yaÅŸam deÄŸiÅŸmiÅŸti. Evlenip evden ayrılanlar çoktu. Annem, biraz kilo almışsa da yine aynıydı. BaÂbam ise kırlaÅŸmış ÅŸakakları, dökülmüş saçları ile oldukça yaÅŸlı görünüyordu. Birkaç tane yeÄŸenim olmuÅŸtu.
Lourdes:
Küçük yaÅŸlardan beri müziÄŸe düşkündüm. Zamanla klasik müzik tutkunu olmuÅŸtum. Bir gün alt kattan duyduÄŸum müziÄŸin sesi ile çarpılmışa döndüm. Bu Handel’in Largo’sunu ilk dinleyi-ÅŸimdi. Unutulmaz bir deneyimdi.
Müzik bana parlak ve güzel bir dünyanın kapısını açmıştı. Yine de, müziÄŸe raÄŸmen ev, duvarlar içine beni hapseden bir hapishane gibiydi. Sonra bir gün Bayan Maguire geldi ve “Lourdes’e gitmeye ne dersin” dedi. Parayı denkleÅŸtirip gittim. Bu benim ilk seyahatimdi ve yanımda hiç kimse yoktu.
Bir sedyeye kondum ve güçlü iki ambulans görevlisi tarafınÂdan uçaÄŸa taşındım ve pencere kenarına oturtuldum. Uçak havaÂlandıktan sonra, yanımdaki koltukta 19 yaşında, hoÅŸ ama acı dolu bir yüzü olan, Mmre ismindeki kızla konuÅŸmaya baÅŸladık. On yaşında çocuk felci geçirdiÄŸi için hiç yürüyemiyordu. “Bir gün yeniden yürüyeyim, o zaman ilk dansıma gideceÄŸim” diyordu. İki gün sonra Lourdes’te öldü.
Bütün uçak kolsuz, elsiz, ayaksız, vb. eksikleri olan insanlarÂla doluydu. Bütün bu acı çeken insanların her birini gördükçe kafamda yeni bir ışık yandı. DehÅŸete kapıldım. Dünyada bu kadar acı çeken insan olduÄŸunu tahmin etmiyordum.
Sonunda Fransa’ya indik. AkÅŸama doÄŸru, Çin faytonuna benzeyen sandalyelere oturtularak manastıra götürüldük. O gun, uçaktaki Olgun Kiraz ismini taktığım hemÅŸire tek tek yataklarımızı dolaÅŸarak bizlere iyi geceler diledi. Ertesi gün, ünlü Åžifa Hamamları’na götürüldük. Üç yüze yaÂkın bacaksız, kolsuz, kör…insan vardı. Çırılçıplak bir ÅŸekilde, dualarla suya batırılıp çıkarıldık. AkÅŸam, binlerce kiÅŸi Rosary Meydanı’nda toplanmıştı. KalabaÂlık ilahiler söyleyerek ilerliyordu. Türbeye vardığımızda, MerÂyem’in başındaki inci, tacın üzerinde parlıyordu. Hayatımın en güzel dakikasıydı. Dublin’e vardığımızda uyuyordum. Omzuma kibarca dokuÂnan Olgun Kiraz’ın seslenmesiyle uyandım. Birkaç gün sonra, bütün dünyaya yayılmış, benim de bir üyesı olduÄŸum, acı çeken insanların ÅŸifa bulmak için gittikleri Lourdes, sadece bir anı olmuÅŸtu.
Annemin Yaptığı Ev:
Åžimdi ise, sapasaÄŸlam insanların bulunduÄŸu evımdeydim. Kendimi kuÅŸatılmış hissediyordum. Bu duygular İçerisindeyken, bir akÅŸam kapman önünde duran arabadan bir doktor indi ve evimize geldi. Beyin felci için geliÅŸtirilen yeni bir yöntemden bahÂsetti. Dr. Coîlis, tedavi için yardımcı olacağımı anlayınca, “YarınÂdan itibaren baÅŸlıyoruz.” diyerek ayrıldı. Ertesi gün, Dr. Collis’in asistanı Dr. Warnants geldi ve Fizik tedavi çalışmalarına baÅŸladık. Her Pazar, Dr. Yarnants geliyor ve düzenli olarak yaptığım çalışmaları kontrol ediyor, notlar alıyor, yön gösteriyordu. Yalnız, evde baÅŸka bir yer olmadığı için bütün çalışmaları mutfakta yapıyordum. Bu da, sık sık kaza geçirmeme yol açıyordu. Bu duruma çok üzülen annem, sonunda evimizin arkasındaki bahçeye, bir oda yaptırmaya karar verdi. Ancak, duÂvarcı ustası babam ve dört kardeÅŸim bu iÅŸe razı deÄŸillerdi. Bir gün, annem duvarı örmeye baÅŸlayınca çaresiz kendileri yapmak zorunda kaldılar. Paramız oldukça yapıyor, para bittikçe duruÂyorduk. Nihayet aylar sonra evimiz bitti. Åžimdi daha rahat ve geniÅŸ bir ortamda tedavi için çalışabiliyorduk.
Kısa Süreli Ziyaret:
Dr.Collis’in beyin uzmanı akrabası, Bayan Collis’in beni muaÂyene etmesi için annemle birlikte Londra’ya uçtuk. Dr.Warnants da bizimle beraberdi. Sonunda kaderimin belirleneceÄŸi Mıddlesex Hastanesi’ ne geldik. Dr. Collis ve yardımcısı Bay Gallagher beni tepeden tırnaÄŸa kontrol ettiler. Dr. Collis iyileÅŸmem için sol ayaÂğımı kullanmaktan vazgeçmemi istedi. BaÅŸka hiçbir yolu yoktu.
Ne Olabilirdi?
Sabah dokuz buçukta beni evden alan ambulansla, Dublin Ortopedi Hastanesı’ne geldik. Dr.Warnants’m sırtında uzun koriÂdorlardan ve bozuk yollardan geçerek, tek katlı tahta bir binadan içeri girdik. Üç yaşından büyük bir tane dahi çocuk yoktu. Hepsi bağırıyor, çağırıyor, tekmeler savuruyor, ellerine ne geçerse saÄŸa, sola atıyor, yengeçler gibi kıvrılıyorlardı. YetiÅŸkin olarak ben, Dr.Warnants ve Dr.Gallagher’den baÅŸka kimse yoktu.
O günden sonra hem evde hem de klinikte tedaviye devam ediyordum. Böylece bir yıl geçti. Bir Nisan günü, adının Sheila olduÄŸunu öğrendiÄŸim ve hayatımda gördüğüm en güzel kızla karşılaÅŸtım. O günden sonra, ben daha bir ÅŸevkle tedavi için uÄŸraÂşıyordum. Bir müddet sonra, Shelia ile mektuplaÅŸmaya baÅŸladık. Benim duygu dolu mektuplarıma zekice cevaplar yazıyordu.
Kalem:
Artık sol ayağımı kullanmıyordum. Beni bunu yapmaktan alı koyan, sadece sol ayağıma karşı duymuÅŸ olduÄŸum baÄŸlılık duygusu deÄŸildi. Ayağımı tekrar kullanmaya baÅŸlarsam, kurtulÂma yolundayken kendi yolumu engelleyeceÄŸimi ve normal olmaÂsa bile daha aktif bir yaÅŸam sürme ÅŸansımı elimden alacağımı biliyordum. Sol ayağımı baÄŸlayıp bir kenara koydum ve artık onu kullanmayacaktım.
Bir çıkmaza girmiş gibiydim; nere baksan kapatılmış gibiydi. Sonra aklıma bir ilham geldi. Erkek kardeşlerimden Eamon, elindeki kalemle bir şeyler yazıyordu. Solduğumda, okul için kompozisyon yazdığını söyledi. Ben onun ödevini yazdıracak, o da benim söylediklerimi, benim için yazacaktı.
Yazdırdığım ilk satırlar, en çok etkisinde kaldığım yazarlardan Charles Dickens’in etkisini taşıyordu. On sekiz yaşındaydım. Yazdıklarım üst üste yığınlar halinde birikiyordu. Fakat bir türlü istediÄŸim gibi olmuyordu. Kendime ve kardeÅŸime “aptal” deyip duruyordum. Sadece zekası olan deÄŸil, kalbiyle de hareket eden birine ihtiyacım vardı. Ama, bu mucizevi ilham babamı nereden bulacakÂtım? Günlerce düşündüm ve sonunda bu kiÅŸinin Dr, Collis olacaÂğına karar verdim. Ve hemen mektubumu gönderdim.Ertesi gün, koltuÄŸunda bir paket kitapla geldi. Yazdıklarımı okudu ve: “İyi, çaÄŸdaÅŸ bir roman yazmak için çaÄŸdaÅŸ İngilizcenin okunması gerekir…” dedi. Sonra bana getirdiÄŸi kitapları masanın üzerine yaydı. “Bunlar sana güzel bir İngilizceyle nasıl yazılacağını gösterecektir” diye söyledi. Sonra da, “Hikâye yazmak için bilinmesi gereken iki temel kural vardır. İlki, anlatacak bir hikayenin olması ve ikincisi onu öyle yazmalısın ki okuyan kışı okuduÄŸunu yaşıyormuÅŸ gibi hissetsin…” dedi. KonuÅŸması bittikten sonra, elimi sıkıp ayrıldı.
Acıma Değil Gurur:
Merrıon Caddesi KliniÄŸi, Dublin Ortopedi Hastanesi’nin arkasındaydı. Günden güne kalabalıklaÅŸtığı için, Dr. Warnants, “Bu gidiÅŸle, çocukları çatıya yerleÅŸtireceÄŸiz.” diyordu.
KliniÄŸin açılışından bu yana geldiÄŸim için, burayı benim bir parçammış gibi kabul ediyordum. Buraya sadece sakatlığımın tedavisi için deÄŸil, soÄŸuk beyaz önlükler içinde, sıcacık kalpleri olan insanları sevdiÄŸim için de geliyordum. Bize aa veren sadece kaslarımız ve gövdelerimiz deÄŸildi; bazen zihinlerimiz ilgiye, çarpık kollarımız ve bacaklarımızdan daha çok ihtiyaç duyuyorÂdu. Böylece, en “ümitsiz vaka” olan çocuklar dahi, adım adım bir düzelme gösterebiliyorlardı.
Ben de klinikteki son iki yılımda kendimi geliÅŸtirdim. ÖğÂrenmem gereken ilk ÅŸey rahatlamaktı. Birkaç ay sonra, konuÅŸmaÂmın oldukça düzeldiÄŸini gördüm.
KliÅŸeler ve Sezar:
Zaman içinde, Dr Collis’ten yazma ile ilgili çok teknikler öğÂrendim. Aynı zamanda, eÄŸitimim için, bana Bay Guthne isminde öğretmeni bulan da oydu. Yenİ öğretmenimle de aramdaki iliÅŸki dostluÄŸa, iÅŸbirliÄŸine ve güvene dayalıydı. O kadar kendime gelÂmiÅŸtim ki bazen gevezeliÄŸe \ aracak ÅŸekilde oldukça rahat konuÅŸÂmaya baÅŸlamıştım.
Ancak, yazmayı nasıl yapacaktım. Sürekli bir baÅŸkasına yazÂdırmak olmuyordu. Bir gün kardeÅŸimi dışarı çıkardım ve sol ayaÂğımla yazmaya baÅŸladım. Saatlerce yazdım, yazdım.
Onun İçin Kırmızı Güller:
Burl îves’in Dublin’deki konseri hayatımdaki en heyecan veÂrici olaylardan biri olarak kalacaktır. Çünkü, Dr. Collis’in planına göre Burl Ives ÅŸarkı söyleyecek, benim yazdıklarım da orada okuÂnacaktı. Burl îves’in herkesi eÄŸlendiren ÅŸarkılarından sonra, Dr. Collıns kürsüye geldi ve otobiyografimi okumaya baÅŸladı. Bin beÅŸ yüz kiÅŸilik salonda, önceleri dinleyen İnsan sayısı çok azdı. Sonra, yavaÅŸ yavaÅŸ seslerin kesildiÄŸini ve insanların dikkatle dinledikleÂrini gördüm. Bütün bunları ben mi yazmıştım? Hayret ediyorÂdum. Hayal görüyor gibiydim.
Aniden doktorun konuÅŸmayı kestiÄŸini anladım. Bütün salon tamamen sessizdi. Ön sırada birinin aÄŸladığını gördüm. Yanımda oturan anneme baktım, gözleri parlıyordu…Birden bir alkış kopÂtu. . .Devam etti ve deniz dalgalan gibi üzerimizi Örtmüştü.
Seyircilerden biri büyük bir buket çiçekle aniden geldi. DokÂtor onları aldı ve annemin durduÄŸu yere gitti. Alkış kesilmiÅŸti. “Sizin İçin bayan” diyerek çiçekleri anneme verdi. Yanında babam duruyordu. Alkış dalgası yeniden tüm salonda yükselmeye baÅŸÂladı.
Facebook "Ogretmen" Sayfamizi Begenin

Yorum Yapın
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
>