YANKILI KAYALAR

2 Mayıs 2008 tarihinde tarafından eklendi.

YANKILI KAYALAR (Çocuk Romanı)
KONUSU: Bir koy çocuğunun, her türlü zorluklara rağmen, okuma mücadelesinden vazgeçmeyerek başarıya ulaşması anla­tılmaktadır.

 

Ben, Doğu Anadolu’nun bir dağ köyünde doğdum. Köyü­müz, başı karlı ve dumanlı bir dağın eteklerindedir. Kışlarımız hep karlı geçer; kısa süren yazımıza da doyum olmaz. Yazı dört gözle bekleriz… Korkunç kayalar bizim oyun yerlerimizdir, bazen keçiler gibi dağa tırmanır, yankı yapan kayalara sesleni­riz.. Seslerimiz, değişmiş, korkunçlaşmış bir halde uğuldayarak geri döner… Dağımızda mağara vardır, korka korka gireriz, ha­yaller kurarız. Defineler bulur, fakir fukaraya dağıtırız…
Babam inşaat işçisidir. Yazın ilçede çalışır, kışın evde oturur. Bize hep şekerler, elbiseler, daha neler alır getirir. Babamı herkes sever. Anam da çok iyidir. Bütün komşuların derdine koşar. Elin­den her iş gelir.
Babamın kerpiçten yaptığı üç göz odalı bir evde otururuz. İki ineğimiz, on beş-yirmi tavuğumuz var. Benim adım Mehmet. Kara Mehmet de derler. On bir yaşındayım, dördüncü sınıfa gidi­yorum. Kışın, evdekilere hep kitaplar okuyorum. Babam, bazen kitaplardaki kötü kişilere kızar, annem acıklı yerlerde ağlar.
Anlayacağınız mutluyduk hep birlikte.
Uzun sürmedi mutluluğumuz. Bir kış vakti, annem çok hasta olmuştu. İlçeden doktor getirmeye giden babam ise bir daha gel­medi. Ümitle hep yolunu bekledik. İlkbaharda çizmelerini getirdi­ler. Babamı, karakışta aç kurtlar parçalamışlardı. Ağladık, ağladık. O günden sonra doktor olmaya karar verdim.
Bir yıl geçmedi, anam yine çok hastalandı. Bu sefer, hiç ümi­di yoktu. Beni çağırdı ve vasiyet etti: “Oğlum, kardeşin sana emanet. Sandıkta kara günler için para biriktirmiştim, o parayı al, İstanbul’a dayının yanına git..” Anacığım Ölmüştü. Köyün imamı, öğrerme-

 

nim, bütün komşular bizim için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Acımızı paylaştılar. Bizi teselli ettiler.
Anasız, babasız evimiz bomboştu. Yine de anamın yaptığı gibi her işi becermeye çalışıyordum.
Bu acılı günlerimizde, arkadaşlarım her gün sırayla evimiz­de kalıyorlardı. Onlarla hem ders çalışıp, hem de sohbet ediyor­duk. Geceleri rüyalarımda, hep doktor oluyor, köyüme geliyor, bütün köylüleri bedava muayene ediyordum. Uyanınca ağlıyor, ağlıyordum.
Kardeşim birkaç gün hastalandı. Çok üzüldüm. Neyse ki iyi­leşti, onsuz ben ne yapardım?
Okulda herkesin bana “doktor” diye seslenmesi çok hoşuma gidiyordu.
Bir gece, odun almaya çıktığımda, kurtlar saldırdılar. Tek düşüncem kardeşim Hatice’ye zarar vermemeleri idi. Babamı da bunlar parçalamışlardı. O hınçla balta ile kendimi savundum. Bir tanesini öldürdüm. Kendimi güç bela eve attım. Kurtlar dışarıda arkadaşlarım yiyorlardı. Çok geçmedi, avcılar geldiler ve ateşe başladılar. Kimisi öldü, kimisi kaçtı. Baktım gelenler İmam, Muh­tar ve diğer köylülerdi. Beni hayranlıkla takdir ettiler. “Babayiğit çocuksun ” dediler.
Bahar geldi. Okulların kapanmasına az kalmıştı. Dayım mek­tup yazmış, bizleri beklediğini söylüyordu. İmam ve öğretmenin de rızasıyla, evimizi sığırtmaç Mustafa’ya bırakıp, yola düştük. Köy halkıyla tek tek vedalaşırken çok hüzünlenmiştik.
İstanbul’a trenle gelmiştik. Dayım bizi karşıladı. Sarıldık, dertleştik, ağlaştık.
Bu ne kalabalıktı. Bu kadar insan bir araya nasıl gelmişti. Köprüden geçtik, durağa geldik, otobüse binip, indiğimizde, koca koca binaların arasında bulduk kendimizi. Nerede o köyümüzde birdirbir oynadığımız yemyeşil çayırlar?
Dayımların evine girdiğimizde, yengem bizleri hiç de can­dan karşılamadı. Görünen o ki bizleri istemiyordu. Gece tartışma sesleri ta bizim yattığımız yere kadar geliyordu.
Dayıma “biz köye dönelim” deyince, dayım “olmaz” dedi. Yen­gem, okumayıp çalışmamı istiyordu. Sonunda, sabahlan okula gidip, öğleden sonraları bir marangozun yanında çalışmama ka­rar verdiler.
Hem çalışmak, hem okumak çok zor geliyordu. Yengemin yaptıkları da cabası. Kardeşimin kollarındaki morluklardan, döv­düğünü de öğrenince, çok üzüldüm. Ne yapmalıydım? Her şeye katlanarak okumaya devam etmeye karar verdim. Bu arada ilk başlarda zorlandığım için zayıf olan derslerim düzelmeye başla­mıştı. Artık bütün derslerden on alıyordum.
Kasım ayının ortalarıydı. Üç dört yaşlarındaki bir kız çocu­ğuna araba çarpacaktı, uçarak atladım ve kızı kurtardım, ancak kendimi kurtaramamıştım.
Kız ve ailesi bana yardım etmek için çok uğraştılar. Ancak kabul etmedim. Bir gün akşam evimize kadar geldiler. Yengem nasıl da değişmişti. O günden sonra Selim Bey, eşi ve kızı Seval ile ahbap olmuştuk. Çok iyi insanlardı.
Şubat ayı gelmişti. Soğuk kış günleri halen devam ediyordu. Dayım hastalanınca hastaneye yatmak zorunda kaldı. Yengemin zulmü ise iyice arttı. Artık dayanacak gücümüz kalmamıştı. Kar­deşimi de yanıma alıp, beş parasız evden çıktık. Oğlu Tansel de annesinin bu tavırlarına çok üzülüyordu, ancak elinden bir şey gelmiyordu.
Nereye gidecektik? Aklıma ustam geldi. Onun evine doğru yürürken birden bir korna sesi İle İrkİldik. Selim Bey ve Safiye Hanım, bizi görünce hemen arabadan indiler, onlar da bizi alıp sinemaya götürmeye geliyorlarmış. Hatice’nin ağlamasıyla gerçe­ği anlatmak zorunda kaldım.
Çok duygulanmışlardı. Bizleri evlerine götürdüler. Sonra, Selim Bey ve Safiye Hanım yengemle konuşmaya gittiler. Dönüşte bizi karşılarına alıp, “artık bizim çocuklanmızsınız” dediler. “Biz köye dönmeye karar vermiştik” deyince de, “itiraz istemeyiz, sizler terbiyeli ve iyi yetişmiş çocuklarsınız, böyle olmasaydı bu teklifi yapmazdık, bundan sonra bize anne ve baba derseniz seviniriz” diye söylediler.
Hayat nasıl bir şeydi? Daha dün evsiz, barksız bir haldeyken, bugün sıcak bir yuvamız, annemiz, babamız var. Demek ki, hiçbir aman ümitsizliğe kapılmamalı insan. Yarınların ne getireceği hiç belli olmaz.
Artık çok mutluyduk. Derslerim çok iyi idi.
Lise ikinci sınıfta benî çok sevindiren bir olay oldu. Köydeki Öğretmenimin kızı Serpil ile aynı sınıfa düşmüştük. Meğer öğret­menim emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşmiş. Hemen buluş-hık. Birbirimize gidip gelmeye başladık.
Serpü’le bir araya gelip, hep ders çalışıyorduk.
Son sınıfta, istediğimiz fakülteye girmek için daha fazla gay­ret gösteriyorduk.
O zamanlar, Serpü’le evleneceğimizi, Serpil’in öğretmen, be­nim de doktor olarak köyümüze birlikte döneceğimizi bilemez­dim…

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Satirik Şiir