MİSKİNLER TEKKESİ

2 Mayıs 2008 tarihinde tarafından eklendi.

KONUSU: Dilencilik mesleğinin incelikleri anlatılırken, aynı zamanda, Osmanlı Toplumunun son dönemleri ile, Cumhuriyet döneminin ilk yılları gayet açık ve akıcı bir şekilde aktarılmakta, bir insana verilebilecek en büyük “sadaka”nm ise sevgi olduğu vurgulanmaktadır.

 

Şimdi olduğu gibi, çocukken de canım çok kıymetli idi. Ya­şıtlarım her türlü oyunu oynarlarken, ben sadece onları seyret­mekle yetinirdim. Hatta gelip bana sataştıklarında dahi, gücüm kuvvetim yerinde olmasına rağmen, hiç rahatımı bozmaz, kaale almazdım. Anlayacağınız, intikam duygusu ben de ta çocuklu­ğumdan beri mevcut değildi. Ben, neticeye varmak için, niyaz etmek yolunu seçenlerdenim. Meslek icabı gayet iyi bilirim: Ol­dukça dişe dokunur bir çıkara dayanmayan konularda rica ve niyaz en kuvvetli silahtır. Yalvarmasını, amma usul ve adabına göre yalvarmasını bilen insan için açılmayacak kapı, erilmeyecek mertebe yoktur.
Çocukluğumda, tabii ki benim de oyun oynamaya ihtiyacım vardı. Ben de kendi kendime en az yorucu olanını seçmiştim: Dilencilik. Çevremdeki kimse beni anlayamıyor, bir tek büyükan­nem: “Bu çocuk. Büyükbaba Kocabaş Kazasker Şemseddin Molla’ya çekmiş… Hele bir büyüsün, göreceksiniz ne adam olacak o…” diyerek bana arka çıkardı.
Dedelerim arasında büyük insanlar vardı. Bugünkü mesle­ğimde, dedelerin tesirleri, bence parmakla gösterilecek gibi açık­tır. Örneğin Kocabaş Dedem, Sultan Mahmud’un sofrasında bir yandan tıkımrken, bir yandan da sırf bu iş için yaptırmış olduğu sedef kutuya, Sultan Mahmut’un önündeki ekmek kırıntılarını dualar ve şükürlerle doldururmuş. Demek ki sadaka benim ma-yamdadır; Kocabaşlar ailesinin hamuru onunla yoğrulmuştur ve şanlı dedelerimdeki Tanrı vergisinin ilerleye ilerleye bende doruk noktasına ulaşmış olmasma şaşmamak gerekir.

 

Yaşım ilerledikçe, evlenip yuva kurabileceğim bir kızı düş­lemeye başladım. Küçükken, yalvarma ve yağcılıkla başka çocuk­ları ağaca çıkararak kendime kiraz toplatabiliyordum. Fakat şim­di, rüştiye kızlarını aynı kolaylıkla ayağıma getirmeme imkân yoktu. Mutlaka ben de biraz çaba göstermeliydim. Yaşadığımız bir yangın bana yardımcı oldu.
Ta beş yüz metre uzağımızda başlayan yangın, “Bize bulaşmaz” deyip, evleri yananlar için ağlarken, gece sabaha karşı, bizim konağı da pençeleri arasına aldı ve o gecenin sabahında evsiz kaldık. Yangından sonra, Cinci Meydanı taraflarında, gene bir eski zaman konağına yerleştik.
Anladığım kadarı ile, bizim yine bir konağa taşınmamızın nedeni, aşağısının kurtarmayacağı bir “asalet” sahibi olmamızdan kaynaklanıyordu. Ancak, konağın bütün giderini büyükannem karşılıyordu. Birkaç parça geliri, mücevherleri ve aylığı olduğu muhakkaktı. Ama, yine de gidiş iyi bir gidiş değildi. Bu kadar tüketicinin olduğu bir konakta, bir gün yokluğun kapıyı çalması kaçınılmazdı.
Aradığım sevgiliyi bitişiğimizdeki konakta buldum. O da benim gibi, kendi işini kendisi görmeyip, hep başkalarından niyaz ederek bekleyen bir tipti. Adeta birbirimiz için yaratılmıştık. Kızın adı Mesrure idi. Ama, onu kendime aşık edecek bir yol bulmam gerekiyordu. Bu amaçla, Hüsniye yengeden ud dersleri almaya başladım. Ancak, bu arada Mesrure komşu bahçede görünmez oldu. Ben de her gün, derdimi gözyaşları içinde, udumun tellerine döküyordum.
Yalnız, bu arada dayımın Mesrure’nin babası Mesut Paşa ile arasında bir ahbaplık oluşmuş, bu vesile ile Paşa sık sık konağı­mıza gelir otururdu. Paşanın gözüne girmek için, en temiz elbise­lerimi giyer, en terbiyeli pozlarımı takınır, onun hoşlandığı şiirleri su gibi ezberleyerek okurdum.
Bir gün, iki tarafın dadılarının yardımıyla Mesrure ile bahçe duvarının üstünde görüşebildim. Onun ısırdığı ayvayı, benim ağzıma tıktıklarında, Mesrure’nin bütün tadı benim için bundan ibaret kalmıştı. Hayatta görüp göreceğim tek aşk!..

 

Meşrutiyet olunca, her şey değişti. Mesut Paşa ve dayım da sürgüne gönderilenler arasında idiler. Konak dağıldı. Ben, büyükanmem ve dadım, kenarda harabe bir eve sığındık. Hayret­tir, burada da sarraflar büyükannemin yanına gelip gidiyorlardı. Son nefesini, son borcunu ödediği gün verdi. Bu kadar akraba, bu kadar tanıdık… Cenazesinde benden ve Gülfidan Kalfa’dan başka kimse yoktu. Kötü günler bununla da kalmayıp, devam etti. So­yum, sopum sayesinde vakıflarda elde ettiğim küçük memurlu­ğum elimden alındı ve Sinop’a üç yıl sürgüne gönderildim.
Sinop’ta, yaşlı bir kadının dükkânda bozma bir odasında o-turuyordum. Burayı tekrar dükkân haline dönüştürüp, dilekçe ve köylü mektupları yazarak geçinip gidiyordum. Ancak, şeytana uydum ve sürgünden kaçak bir şekilde, İstanbul’a döndüm. İs­tanbul’da, tek dayanağım, vakıflarda eskiden beri arkadaşım olan Talât’tı. Onun aracılığı ile ismi “Nur-u İrfan” olan özel bîr okulda, katiplik buldum. Bir iki yıl, burada devam ettikten sonra, askere çağırdılar.
İlk hedef Mısır’dı. Gönüllü Mevlevi Alayını götüren trenin vagonlarından birindeydim. Pozantı’ya kadar gittikten sonra, Torosları’ yayan aşmamız gerekiyordu. Toprakkale civarlarında öyle bir çöküş çöktüm ki, ne tehdit, ne dayak beni bir daha ayağa kaldıramadı ve ordu etrafımdan bir sel gibi akıp geçti. Sonra bir kafileye katıldım. Güzel yazım sayesinde, Halep’de yazıcı neferli-ği ettim. İşim gayet rahat ve hafifti. Bu arada askerlere mektuplar, dilekçeler, muskalar yazarak, kenara beş on kuruşta arttırıyor-dum.
Ancak, büyük bir talihsizlik eseri, bir yük katırının altında kaldım ve sağ kolum ve parmaklarım kırıldı. Bu çarpıklık o gün­den kalmadır. Artık yegâne kazanç kapım elimden gitmişti. Malûl bir gazi olarak memlekete dönmeme bir mani kalmamıştı, ama ortalık ana baba gününe döndüğünden, aylarca nasıl yürüdüm, memlekete nasıl vardım bilemiyorum. Bu hengame içinde, geldi­ğim şehrin ismini sordum, “Konya” dediler. Bu sefer Türkçe yal-vararak, Türkçe dilenerek ve dayak yiyerek …nihayet bir gün kendimi İzmir’de bir hastanede buluyordum.

 

Neyim varsa sattığım ve soyulduğum için, hastane müdürü beni taburcu edebilmek için, yandaki yatakta ölmüş kimsesiz bir ihtiyarın elbiselerini bana vermişti, izmir, Yunanlılar tarafından işgal edildiği için büyük bir kargaşalık içindeydi. Biraz ayaklanın­ca, etrafta ufak ufak gezintiler yapmaya başlamıştım. Fakat, bu benim için çok yorucu oluyordu. İşte, mesleğe ilk başlayışım da bugünlerde olmuştur. İlk resmi müşterim, Eşrefpaşa camisinin karşısında durduğum vakit, avcuma iki kuruşu koyan yaşlı bir kadındı. İlk sadakası alınan kadın da, ilk koynuna girilen kadın gibi unutulmuyor.
Günlük kazancım, doktorların ve büyük memurların kazan­cına yaklaşmaya başlayınca, devlete yük olmamaya karar vererek, kendime oturacak bi ev aradım, sonunda Kadifekale Tamaşalık’da gönlüme göre bir yer buldum. Buranın ahalisi Afrika zencileri olup, gün çalışıp gün yiyen kişilerden idiler. Ev sahibim, Nur-i Nigâh Kalfa, yaşlı, hasta bir kadıncağızdı. Zaten, bîr gün ben sa­bah çıkıp akşam gelene kadar ölmüş, cenazesini bile kaldırmışlar­dı.
Ev sahibimin kimsesi olmadığı için evi ve eşyası ihale ile sa­tışa kalıyordu. Bu eşyaları mezattan satın almam, bu defa evin tamamını kiralamam, beni birdenbire mahallenin büyüklerinden biri mertebesine çıkardı. Artık, komşu bacılar bana hizmet etmek için yanşıyorlardı.
Toplum halinde fukaralığın bu derecesini, ben diyebilirim ki, başka hiçbir yerde görmedim. Ancak, ilginçtir ki, paylaşılmayan haklar için öldüresiye kavgalar olduğu halde, bir tek dahi hırsızlık olmazdı.

 

Tamaşalıkta itibarım artıyor, kendimi gitgide çölde bir kabile reisi gibi görmeye başlıyordum. Yavaş yavaş, etraf beni, ben de etrafı tanıyordum.
Bir gün, Tilkilik’ten aşağı inerken, bir kadın feryadı duydum. Baktığımda, bizim meslektaşlardan Şeyh Abdu, bizim mahalleden Mesule Kalfa’yı bîr eliyle tutmuş, diğer eliyle de sopasını indirip kaldırıp vuruyordu. “Kanun namına dur” diye bağırınca, Şeyh Abdu’nun bir anlık dalgınlığından faydalanarak Mesule Kalfa öyle bir fırladı ki, kırk tane Abdu onu yakalayamazdı. Sonra bir araya geldiğimizde öğrendim ki, o da benim gibi gizli dilencilik yapıyormuş. Böylece tanışıklığımız arttı. Bir müddet sonra da, evini sel götürünce, benim evimdeki küçük odaya gelip yerleşti. Talihin bu garip cilvesiyle, benim bu yaştan sonra gene bir dadım oluyordu. Bir tesadüf sonucu, evimize bırakılan erkek çocuğu ile birdenbire nüfusumuz üç kişiye çıkmıştı. İzmir işgalinin ilk yılındayız. Yer demir, gök bakır… Fakir halk, İncir ve palamut hanları önünde can cana, baş başa. Sadece ve sadece bir günlük bir iş için. Ben de şansımı denedim ve ancak üç gün dayanabildim. Neticede, tekrar gururu bir tarafa bıraka­rak, eski işimi yapmaya devam ettim.
Sadakanın defteri yoktur. Fakat şunu da bilmeli ki, bir büyük şehirde bir yılda fukaraya verilen paranın toplamı, devlet deme­yeceğim, fakat belediyelerin topladığı verginin toplamını mutlaka aşar.
Dilencilikte merhamet başta gelir. Sanatın bütün inceliği o merhamet damarını yakalayıp, derin derin sızlatmaktır. Yalnız, mesleğin acemileri ve kabiliyetsizleri dilenciliği yalvarıp yakar­maktan ibaret sanırlar. Benimki gibi bir sükûtun tesirini yalnız benim meslektaşlar arasında değil, toplumun daha yukarı tabaka­larındaki dilenciler arasında da anlayan o kadar azdır ki… Gerçek şu ki, insanlar bir hayatın gizli dünyasını keşfetmekten zevk du­yarlar. Saklamak istediğiniz bir elem veya ayıbı kendi incelikleriy­le bulduklarını zannederler. Bütün mesele bu. Sokakta kaçmak ve utanmak suretiyle erkeği peşlerine takan kızlar gibi ben de adeta bu çekingen sessizliğimle müşterilerimi peşime takıyordum. Aşk gibi dilencilikte de kaçanı kovalıyorlar.
İzmir, bir ticaret şehridir. Oraya yerleşmek istiyordum; ama İstanbul’a döndüm. Buna en büyük sebep, Mesule Kalfa’nın, evi­mizdeki İsmail’i küçük bey olarak okulda takdim etmesi, onu o şekil yetiştirmesi yüzünden huzurum kaçtığı için. Ayrıca, artık benim gizli bir zengin olduğum konusunda, manidar bakışlı in­sanların sayısı da çevremde iyice artmaya başlamıştı…

 

İstanbul’un hali başkadır. Orada, kimse kimsenin farkında değildir. Ayrıca, İstanbul’un nihayetsiz köşe bucakları vardır. Bİr semtte müşterilerinize usanç vermeye başladığınızı görünce izini­zi kaybetmek ve bir zaman sonra eski bir hatıra tatlılığı ile geri dönerek, muhabbeti bir müddet daha devam ettirmek mümkün­dür.
İlk önce, keşif yapmak için, hep beraber İstanbul’a geldik. Kesenin ağzını açmıştım. Hiçbir masraftan kaçınmıyordum. Bu arada, iki aylığına oturmak için eski bir konağı da kiraladım. Yal­nız, niyetim ne olursa olsun bu İsmail’den kurtulmaktı. Bu neden­le, son günleri iyi geçsin diye, ona karşı her türlü cömertliği yapı­yordum.
Bir akşam, İsmail’i karşıma alarak, ona “Anne ve babasının Öl­müş olduklarını, kendisini bana epeyce para ile birlikte emanet ettikleri­ni, şimdi o paradan halen bir miktar kalmış olduğunu, bundan sonra kendisini yatılı bir okula yatıracağımı ve yollarımızın ayrılacağım” anlattım. Çocuk, benîm gibi dilenci bir babası olmadığı için sevi­niyor, bizden ayrılacağı için de üzülüyordu.
İstanbul’a, Anadolu’da dolaşmış ve kalmaya gelmiş bir me­mur gibi döndüğüm için, biraz para yiyecektim, öte tarafı, sonra­ya kalmıştı. Arkadaşım Talat’ı buldum ve onun vasıtasıyla, İsma­il’i yatılı bir okula yatırdım. Artık, Talat ile arada bir buluşuyor­duk. Bazen, bizim eve geliyordu. Ben de bu arada, İstanbul’da çalışmaya karar vermiştim.

 

Bu sene kış çok fena bastırdı. Böyle havalarda sığınılacak en iyi yer devlet daireleridir. O kadar kalabalığın arasında, işin var­mış da bekliyormuşsun gibi, sıcacık yerlerde gününü geçirebilir­sin. Bu daireler içinde en çok sevdiğim adliyle binası idi. Ancak, bir gün avukatın biri yalancı şahitlik teklif edince, buradan soğu-dum ve mecbur kalmadıkça da adımımı atmadım.
Yalnız şubat geldiği halde, soğuklar halen devam ettiği için, ben sokak adamı olmaktan çıkıp, bir nevî sandalyesiz kalem efen­disi oldum. Bu daire dilenciliğinin benim için yeni bir uzmanlık şubesi açtığını hissediyorum.

 

Ancak, bahara doğru tekrar sokağa çıkmak da beni bayağı ferahlatıyordu.
Bu arada, dilenci simsarları gene eskisi gibi işliyor, ucuz oto­büslerle yakın Anadolu’dan artsız, arsasız işçi taşıyordu. Bu ara­da, parayı hırka dikişleri arasına dikmek, ya da kavanozla toprağa gömmek usulleri kalkmış; bankalarda hesap açtırmak; emlak satışları takip edilip ucuza mülk almak, dilenciler için de çekinilecek bir durum olmaktan çıkmıştı.
Ben, bu dilenci milletinden sadece çocuklara acırdım. Çocuk dilenciliği de çağ atlamıştı. Artık o hırpani kılıklı dilencilerin ya­nında, vapurlarda size kolonya ikram eden, sakız satanlar da boy göstermeye başlamıştı. Ancak, asıl kalabalık olan grup yine de diğerleri idi. İşi çeteleşmeye kadar götürmüşler, arka sokakları, izbelikleri kendilerine mesken tutmuşlardı. Yalnız olanlar İse, gece el ayak çekildikten sonra, ya bir araba altını, ya bir kapı ara­lığını mesken tutmuşlardır. Bunlardan bazılarını zaman zaman evime götürmek istemişsem de, yeni bir İsmail belasını başıma sarmak istemediğimden dolayı vazgeçmişimdir.

 

Bahar İstanbul’da ölümlerin çoğaldığı mevsimdir. Baharda mezarlık, bizim meslektaşlar için pek hareketli bir pazar yeridir. Ben, burada da kıyafetim, çehrem ve hiç kimseden hiçbir şey ka­bul etmemeye azmetmiş yalnız ve mahzun duruşumla bir mu­amma gibiyim. Herkesten kaçıp saklanmak gibi bir halim var. Fakat nereye baksanız mutlaka görüyorsunuz…Görünmemeye uğraşıyor gibi yaparak görünmek, hiçbir şey istemeksizin iste­mek… Büyük cemiyette tutunanlardan,büyük mevkilere yükse­lenlerden bir kısmının sırlarını bunda aramak acaba doğru olma­yacak mıdır?
Bu vaziyette dururken yumuşak bir ayak sesi, bir gölge, tit­rek bir el uzanır; bir türbeye bırakılan mum gibi çekingen bir hürmetle avucuma büyücek bir para bırakırdı.
Yalnız, ben bu mezarlıklara sadece bunun için gelmem. İn­sanların bu ölümlü dünyada, mal, mülk, mevki, şöhret vb. için bu kadar bayağılaşmalarının onları, ölümden kurtaramayacağını ibretle seyretmek için de gelirim. Ölünün arkasında bıraktıkları nın başkaları için nasıl hazineye dönüştüğü izler ve içten içe üzü­lürüm. Evet, insanın bir cenaze arkasından yürümesi, dünya hırs­larından en temizlendiği zamandır. Ama yine de bir ölü, bazen ne tükenmez bir hazinedir Yarabbi!
Büyük bir topluluğun içinde, kimsenin kimseyi görmeye hali yoktur. Ben bu noktayı anladığım için, uçsuz bucaksız İstan­bul’da, gerçekten kendi köşküm içinde gibi dolaşıyordum. Yine her yıl, Mesule Bacı ile hacca gider gibi vedalaşıp, on beş yirmi günlüğüne, Bursa’ya, Yalova’ya gitmeyi de alışkanlık haline ge­tirmiştim.
Mesleki tecrübelerimden şunu da öğrendim ki, fukaraya kar­şı, mesut adamın da, bahtsız kadar eli açıktır. Bizim için korkula­cak şey, hakiki ölü mevsim, kalplerin bir makine intizamıyla işle­diği sessizlik ve denge zamanlarıdır.
Kim olduğumuz, neyle geçindiğimiz mahallede bir sırdır. Zaten, mahallede de herkes kendi derdinde olduğu için, kimsenin kimseyi görecek gözü de yoktur. Evimizin tek misafiri ise sadece Talat’tır. Her ne kadar, dilencilik yaptığım için benimle bir daha görüşmeyeceğini beyan etmişse de, tesadüfen çok sıkıştığı için, yırtık pırtık birkaç öteberisini satmak için, bitpazarında gördü­ğüm günden beri barıştık. O günden beri evimize gelir, hatta arada bir yatıya bile kalırdı. Zamanla ona ufak ufak para yardım­larında da bulunurdum.
Mesule Bacı ile Talat bu ziyaretler sırasında, birbirlerine ol­madık iltifatlarda bulunurlardı. Sonra, öğrendim ki, Talat, Mesule Bacı’yı İsmail’in okuduğu okula götürmüş ve İsmail’i görebilmesi için okul idaresinden de izin almış. Bunu öğrenince, yemin ettirip vazgeçirdim. Ya da ben öyle sanıyordum.
Bir gün Talat iki dirhem bir çekirdek karşıma gelip, “İsmail sınıfını üçüncülükle geçmiş, senin elini öpmek istiyor” deyince, çaresiz dışarda buluşmak şartı ile kabul ettim.

 

yıldızımızın barışması mümkün değil. Sanki doğruymuş gibi, “İşim var” diyerek, onunla Talat’ı bırakıp yanlarından ayrıldım.
Asıl sürpriz eylülde oldu. Akşam eve geldiğimde, İsmail’i de buldum. Parasız devlet okulunu kazanmış. Bana bu müjdeyi ver­meye gelmişti. Demek ki, aramızdaki son bağ da böylece kopa­caktı. Onu, kucağıma oturtarak, “Babasından para kalmadığını, oku­lunun bütün masrafım benim karşıladığımı, bu nedenle para ödemekten kurtulmamın beni sevindirmeyeceğim” anlattım. Bu sefer de benden, artık bundan sonra Bursa’da okuyacağı için, on on iki gün evde kalmasına izin vermemi istedi. Tabii ki verdim. Bu birkaç gün boyunca, gördüm ki, bu çocukta, büyük bir okuma açlığı var; neyi bulsa okuyordu…
Bu sefer ki, ayrılıkta Mesule Bacı, eskisi gibi çığırtkanlık yapmadı. İsmail’i sessizce yolcu etti. Yalnız, o günden sonra da, eciş bücüş Türkçe ile okusa dahi, insanın içine oturan bir gazeli, dilinden hiç düşürmedi.

 

Oturduğumuz sokağa gelince, ilk zamanlar hiç kimseye dik­kat etmeden gidip geliyordum. Zamanla, bir çoğu ile konuşma­larda bulundum. Bunlar arasında hanımı evden kaçtığı için, evde küçük kızıyla tek başına kalan öğretmen; eski evde, torunlarıyla kalan, emekli bir Osmanlı memuru; zamanında çok büyük parala­rı kazanıp, sonra da hovardalık ederek bitirmiş, bugün ise kömür tozları arasında kantar kâtipliği yapan adam… Hepsinin anlata­cak bir hikâyesi vardı.

 

Bu hayat içinde yıllar, yıllar geçti. Bu arada Talat, evinde ba-rınamayacak kadar üzerine çullandıkları için, emekli olduktan sonra bizim eve yerleşmişti. Bizim ev, gerçekten de sahibi öldük­ten sonra çok az bir para ile büsbütün bizim olmuştu. Kocabaş-lar’m son torunu olan ben de artık emekliydim. Talat’la birlikte bir tütüncü dükkânımız vardı. Bu arada, Talat’tan aldığım haber­lere göre, İsmail’de, çok başarılı bir talebe iken, okulu bitirmesine üç ay kala okuldan atılmış, oradan mühendislerle beraber Anado­lu’ya geçmiş, sonra Avrupa; sonra, iş hayatı; sonra çok zengin bir işadamı olup çıkmış.

 

Bir gün evin önünde bir araba durdu ve içinden İsmail ile hanımı indi. Elimi öptüler. Bu İsmail, bambaşka bir İsmail’di. Yanındaki hanımı da belli ki, görgülü ve asil bir ailenin çocuğu idi. Ve İsmail anlatıyordu, beni kastederek: “Hep kabahat babamın­dır. Hiçbir aile çocuğu benim kadar mağrur ve muhteşem büyümedi. O, beni hiçbir şey için yalvartmadan büyüttü. Sonra, mektebe gittim… Sefil bir evlatlık olan anamla beni sokağa atmış bir büyükbabayı bana arattır­mış olan o buhran çağında ben pekâla kaynayıp gidebilirdim. …”
İsmail, çocukluğunun sefaletini bütün ayrıntılarıyla anlatı­yor.
“Benim babamı hor gördüğüm zamanlar oldu. Fakat mevki, şeref, para itibarıyla hiçbir eksiği olmayan çok kibar insanların ufak bir geçim sıkıntısına düştükleri, kendilerinde olandan daha fazlasına göz diktikleri; başkalarının otomobilini, mevkiini kıskandıkları vakit, ‘Açız!’ diye ağla­dıklarını gördükten sonra…”
Çocuğuma bakarken gözlerim kamaşıyordu. Hakiki gurur, hakiki asalet, bildiklerimizden ne kadar başka bir şeydi. Bu sefer ben onun elini dudaklarıma götürerek: “Sadakalarımın en muhteşemini ben, senden aldım İsmail” dedim Ne de olsa çocuktu. “Baba” diye boynuma atılarak, ıslak du­daklarıyla, yanağımdan öptü. Konuştukça anladım ki, İsmail ile

Etiketler:

Yorumlar

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Uyak (Kafiye)