İNCİ

2 Mayıs 2008 tarihinde tarafından eklendi.

iNCİ
KONU: Büyük ve çok değerli bir incinin çevresinde gelişen olaylar zinciri, Steinbeck’in şiirsel anlatımıyla destansı boyutlara ulaşıyor. Açgözlülüğün, doymak bilmez kar hırsının insanı nere­lere kadar sürükleyebileceği, belki de hiçbir romanda böylesine vurucu anlatılmamıştır.

 

Kahramanımız genç, dinamik, siyah saçlı, parlak ve delici gözlere sahip olan Kino, her zamanki gibi sabah erkenden uyandı. Eşi Juano uyuyordu. Denizden gelen dalgaların hışırtısını dinledi. Bu dalgalar ve bu ses, hep halkına esin kaynağı olmuş, onlar için ne türküler yapılmış, söylenmişti… Kendisi de adına Aile türküsü dediği bir ezgiyi mırıldanmaya başladı. Kino’nun atalarının en büyük özelliği hemen her konuda türkülerinin olmasıydı.
Diğer kulübelerdeki İnsanlar da yavaş yavaş uyanmaya baş­lamışlardı.
Bu esnada, bir akrebin beşikte uyuyan çocuklarına doğru i-lerlediğini fark ettiler. İkisi de donakaldılar. Kino aklından afet türküsü geçirdi. Kino bebeğe yavaş yavaş yaklaşarak onu koru­mayı planlarken akrep, bebeği omzundan soktu. Kino fırladı, geç de olsa akrebi yakaladı ve elinde un ufak etti. Bu seferde beynin­den kötülük türküsü ile düşman türküsü geçiyordu. Bu arada, Juano, akrebin soktuğu yeri emiyor ve zehri tükürüyordu.
Çocuğu doktora götürmek için yola çıktılar. Bebeği akrep soktuğunu duyan bütün köy arkalarından yürüyordu. Doktor paragözün biriydi ve kendileri gibi yoksul insanları tedavi etmeye bile tenezzül etmezdi. Bu yüzden tüm köy, ne olacağının merakı içindeydi. Doktorun kapısına geldiler. Kino durakladı. Doktor kendilerinden değildi. Yaklaşık dört yüz yıldır ırkını döven, sö­ven, öldürenlerin soyundandı. Düşman türküsü kulaklarında çınlıyordu.
Doktor, “Ben baytar değilim, ama paraları varsa bakarım” dedi. Kino ceplerini karıştırdı ve cebinden çıkan küçük, eğri büğrü incileri doktorun uşağına verdi. Doktor, gönderilen incileri yeteri kadar güzel bulmayınca “Doktor evde yok..” dedirtti uşağına. Bu­nun üzerine Kino, hırsından kapıya öyle bir yumruk attı ki, eli yarıldı.
Kino ve kabilesinin yaşadığı kulübeler, sahil kenarında kasa­banın biraz uzağında bulunuyordu. Kulübeleri kasabadakiler gibi taş ya da alçıdan yapılma evlerin aksine çalılardan yapılmıştı. Bu sebepten, Kİno ve ailesinin tek varlığı, aile yadigarı kayıkları idi. Çocuğun tedavisi için para bulmaları gerekiyordu. Tek ümit de­nizden bulacakları bir İnci olabilirdi. Bu arzu ile denize açıldılar. Öteki inci avcıları ise çoktan denize çıkmışlardı.
Kino midyeleri toplamaya dalmışken, o sırada gözüne bir kayanın dibine yapışmış, midye ilişti. Kalbi heyecanla çarpmaya başladı. Sanki onun içinde kocaman, ışıl ışıl bir inci görmüştü. Onu da koparıp su yüzüne çıktığında heyecanı yüzüne vurmuştu. Bunu fark eden eşi Juana da olağandışı bir durum olduğunu se­zinlemiş ve o da heyecanlanmıştı. Eve döndüklerinde, itina ile midyeyi açınca onu gördü. Bu, çok güzel bir inci idi. Aklından inci türküsü geçiyordu, artık. Bu arada, bebek de iyileşmiş, gözlerini açmıştı. Kino sevinçten öyle bir nara atmaya başladı ki, bütün kayıkçılar hızla kulübesine doğru koştular.
Bir kasaba, toplu halde yaşayan bir varlıktır ve insan gibi he­yecanlara sahiptir. Kino ve eşi daha evlerine dönmeden, bütün kasabada buldukları incinin haberi yayılmıştı. Papazından, dokto­runa kadar aç gözlüler grubu hemen hesaplar yapmaya başlamış­lardı.
Artık herkesin tek ilgi odağı Kino ve bulduğu inci idi.
Kino ve eşi ise tüm bunlardan habersiz, dillerinde Aile Tür­küsü ve İnci Türküsü yaşayıp gidiyorlardı. Onlar da hayaller kuruyorlardı; ama diğerlerinin yanında çok ucuz hayallerdi. Çok çok bir elbise, kilisede nikâh, vs. Bir de tüfek alacaktı Kino. Oğul­lan da okula gidecekti.
“Oğlum okuyacak. Oğlumun kitapları olacak, oğlum hesap öğrene­cek, oğlum hür yaşayacak; çünkü oğlum bilgili olacak, her şeyi bilecek. Biz de

 

Akşam, yatma vaktine yakın papazın geldiğini haber verdi­ler. Papaz içeri girdi. Kino’nun kafasında düşman türküsü yer etmeye başlamıştı.
“Büyük bir servete konduğunu, bir ‘dünya incisi’ bulduğunu öğ­rendim” dedi papaz. “Umarım ki oğlum, Tanrı’ya şükretmeyi unut­madın.”
Kino elindeki inciyi sımsıkı tutuyordu. Çünkü kötülük tür­küsü, inci türküsünü bastırmaya başlamıştı.
Papaz gittikten sonra, yavaş yavaş köylüler de çıktılar. Kino, yatağına girdi, battaniyesine sımsıkı sarındı. Ancak gelenler bit­memişti. İki kişi evden içeri girdiler. Birisi doktordu. ‘
“Bu sabah gelmişsiniz, evde yoktum, çocuğu muayeneye geldim.” dedi.
Doktorun kurduğu tuzağa düşerek çocuğu kontrol ettirdiler. “Bir saat sonra yine geleceğim.” dedi doktor ve geldi de. Kendince çocuğu ölümden kurtaran “tedavi”y’\ yaptı. Tüm bunları yaparken de inciden haberi yokmuş gibi davranıyordu.
Onlar gittikten sonra, Kino gecede rahat bırakılmadı. Bu se­fer gelenler inciyi çalmak isteyenlerdi. Evin içinde sesler duyan Kino, kalktığında İnci hırsızlarıyla karşılaştı. Aralarında geçen boğuşma sonucu Kino yaralandı.
Tüm bu olaylar Juana’yı korkutmuştu ve inciyi atma fikrini Kino’ya söyledi. Kino ise bu incinin, tek şansları olduğuna inanı­yordu.

 

Sabah oldu. Hiçbir inci avcısı, denize çıkmamıştı. Çünkü bu­gün bir şeyler olacaktı. Kino, Juana ve Kino’nun kardeşi kulübele­rinden çıkıp, kasabaya doğru yürüdüler. İnciyi satmaya gidiyor­lardı. Arkalarından da bütün köy halkı… Tüccarların bulunduğu sokağa girdiler. Tüccarlar, önlerinde birer kağıt, incileri dizmiş, gayet meşgul pozisyonda görünüyorlardı. Halbuki hepsi bir tüc­car için çalışıyordu. Aralarında anlaşarak incinin çok altında bir fiyat çoktan belirlemişlerdi. Böylelikle hepsi ağız birliği yapacak ve Kino da hepsi aynı fiyatı söyleyeceği için incisinin gerçekten değersiz olduğuna inanacaktı. Kino şişman tüccarın bürosundan içeri girdi. İnciyi verdi. Tüccar heyecanını belli etmemeye çalışarak, inciyi alıp gözden geçirmeye başladı. “Yaramaz!” dedi. Diğer tüccarlar geldiler, dudak bükerek baktılar. 1500 peso’ya kadar Çıktılar.
Kino’nun şaşkınlık içindeydi. İnciyi tüccarların elinden kap­tığı gibi koşa koşa evine geldi. Şehre gidecek, ne yapıp edip bu inciyi daha iyi bir fiyata satacaktı. Düşman türküsü beyninde çınlıyordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir saldırıya daha uğra­yınca, karısı “Gel şu İnciyi ait olduğu yere atalım.” ısrarını tekrarladı. Kino ise “Hayır, sonuna kadar savaşacağım!” dedi.
O gecenin sabahında, Juana inciyi kocasından habersiz aldı ve o uyurken inciyi denize atmak İçin hızlı ve sessiz bir şekilde evden ayrıldı. Ama Kino farkına varmıştı, yerinden fırladı, çevik bir hareketle karısının üzerine atlayıp İnciyi elinden kaptı. Sonra da Juana’yu feci bir şekilde dövmeye başladı. Sonra eve döndü, pişman olmuştu. Bu seferde tanımadığı eller her taraftan vurma­ya, ceplerini yoklamaya başladılar. İnci fırladı, bir kayanın yanın­da durdu. Ay ışığı vurdukça parlıyordu.
Juana, güç bela kalkıp yürüdü. Kayının dibindeki İnciyi gör­dü, hemen aldı. Devam etti. İleride yerde yatan iki karaltı gördü. Bunlar iki cesetti sanki. Yaklaştı, birisi Kino idi. Ezilmiş bir böcek gibi, kolu bacağı kımıldıyordu. Juana, o anda eski mutluluklarının bir daha geri gelemeyeceğini anladı. Yine de ailesini kurtarmalıy­dı. Bu arada Kino kendine geldi. “İncimi aldılar.” diyordu. Juana, “Sus, incini aldım, bir adam öldürdün, hadi çabuk buradan kaçalım!” dedi.
Kanolarına atlayıp kaçma hazırlıkları yaparken kanonun di­binin delinmiş olduğunu gördüler. Kulübeye doğru koşmaya başladıkları sırada kulübenin yandığını gördüler. Juana’nın çocu­ğunu alevlerin arasından alıp çıkması birkaç saniye sürdü. Hep birlikte, Kino’nun kardeşinin kulübesine sığındılar. Herkes, onla­rın yandığını zannediyordu.
Tek çareleri kaçmaktı. Kardeşinin kulübesinde hazırlıklarını yaptıktan sonra, gece yarısı sabaha karşı yola çıktılar, inci yanlarındaydı.

 

Rüzgâr esiyor, kumlan savuruyordu. Bütün gece yol alıp, gündüz saklandılar. Gece olunca tekrar yola koyulacaklardı. Şim­di uyumalıydılar, ancak takip ediliyorlardı. Hissedip uyandılar. Peşlerinde üç kişi vardı. Toparlanıp kaçmaya başladılar. Dağlara doğru tırmanıyorlardı. İzlerini kaybettirmiş gibiydiler.
Birkaç saat sonra yanıldıklarını anladılar. Düşmanlar peşle-rindeydi. Tek çare onları öldürmekti. Kino, planını yaptı. Gece tüfekli olan nöbet tutuyordu. Önce onu öldürüp tüfeğini alacak, daha sonr# da tüfekle diğer ikisini öldüreceklerdi. Tek korktukları bebeğin aglamasıydı. Böyle bir durumda, düşmanları onların yerlerini öğrenecek ve onları öldüreceklerdi. Kino sessiz bir kedi çevikliğiyle onları avlamaya hazırlanırken bebeğin ağlama sesi duyuldu. Tüfekli olan kuşkulanmıştı; ama diğerleri bunu çok önemsemiyor, çakal yavrularının da insan yavrusu gibi ağladığını öne sürerek uyumaya devam ediyorlardı. Tüfekli olan buna tam inanmak üzereydi ki, bebeğin sesi tekrar duyuldu. Kino, adamın üzerine atlayana kadar adam çoktan eşinin ve çocuğunun kendi­sini beklediği mağaraya doğru ateş etmişti. Yine de Kino önce onu, sonra da diğerlerini tek tek öldürmeyi başardı.
Sonra, geldikleri yolu izleyerek tekrar kasabaya döndüler. Etraflarından habersiz, yorgun, bezgin, yaralı birer hayalet gibi kasabanın içinden geçtiler. Kulübelerinin olduğu yere geldiler. Herkes sessiz bir şekilde onları izliyordu. İkisi de İnsanlardan uzaklaşmış gibiydiler.
Suyun kenarına gelince durdular. Kino uzun uzun denize baktı. İnci türküsü kulaklarında çok az duyuluyordu artık. İnciyi eline alıp Juana’ya uzattı, juana “Hayır sen!” dedi.
Kino, inciye son bir kez baktığında öldürdüğü insanları, ya­nan evini, değişen hayatlarını ve mağarada yüzünün yarısı parça­lanmış Coyotito’yu, yavrusunu gördü. Kolunu kaldırdı ve olanca gücüyle inciyi fırlattı. İnci, geldiği yere geri dönmüştü. İnci türküsü bir müddet daha Kino’nun kulaklarında çınladı. Sonra ise tamamen kayboldu.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Nazım (Manzume)