GULLİVERİN GEZİLERİ

2 Mayıs 2008 tarihinde tarafından eklendi.

GULLİVERİN GEZİLERİ

 

DEVLER ÜLKESİNDE
Günlerden bir gün, hiç suyumuz kalmadığı için, bir yerde, on tayfa ve ben karaya çıktık. Onlardan biraz uzaklaşmıştım ki, tayfalar birden bire koşarak kayığa binip, hızla açılıp gittiler. Son­ra, arkalarından dev gibi bir adamın peşlerine düştüğünü gör­düm. Allah’tan her taraf kayalıktı da kavuşamadı. Bende, geldi­ğim ters istikamete doğru hızla koşmaya başladım. Bir saat kadar gittikten sonra, başak boyu on iki metre olan buğday tarlaları, yükseklikleri otuz, otuz beş metre olan duvarlar gördüm. Bİraz sonra da mısır tarlasında yürürken, tam karşımda bir dev çıktı. Avazım çıktığım kadar bağırdım. Beni iki parmağı ile yakaladı ve başına doğru götürdü. En azından yirmi metre boyu vardı. Beni çalıştığı çiftliğe götürdü. Çiftlik sahibi ve adamları, koydukları masanın üstünde beni seyrediyor, her tarafımı inceliyorlardı. Sonunda, kendileri gibi bir insan olduğumu anladılar. Bütün bun­lar olunca, yemek saati gelmişti. Bu arada, bir çocuk beni az kalsın öldürecekti. Babası elinden aldı. Sonra, ben babasına çocuğu af­fetmesi için yalvardım, hoşuna gitti. İkisinin de elini öptüm. Uy­kum gelmişti. Adamın karısı beni bir yatağa yatırdı. İki saat uyu­muştum ki, iki fare geldi. Kılıcımı çektim, birini öldürdüm, diğeri yaralı yaralı kaçtı.
Dev adamın dokuz yaşında bir kızı vardı. Çok iyi dikiş diki­yordu. Bana bir beşik yaptılar. Artık konsolun gözünde yatıyor­dum. Kız, bana gömlekler elbiseler dikti. Ayrıca, bana kendi dille­rini de öğretiyordu.
İnsanlara gösterip para kazanmak için, beni pazara götürdü­ler. Bir handa, masanın üzerine koydular. Ben de, seyircilere her türlü gösteriyi yaptım. Dev adam, artık kazancın yolunu bulmuş­tu. Beni, başka yerlere de götürmeyi düşünüyordu. Üç bin kilo­metre uzaklıktaki başkente gidecektik. Ancak, yol üzerindeki her köyde, panayırda gösteri yapacaktım. Küçük dadım da yanı-mızdaydı.
26 Ekim’de başkente vardık. Günde on kere halka gösteri yapıyordum. Artık, dillerini de okuyup yazabildiğim için, daha başarılı oluyordum. Ancak, bu kadar oyun yüzünden, çok yoru­luyordum. Mum gibi erimeye başlamıştım.
Sonra, bir gün ünümü duymuş olan kraliçe beni görmek is­tediği için, saraya götürüldüm. Kraliçe, bizim deve beni satın almak istediğini söyledi. Bin kese altına, kraliçenin oldum. İsteğim üzerine, küçük dadımı da sarayda alıkoydular.
Sonra, kraliçe beni krala götürdü. Kral, düşünürleri çağırdı. Gelip beni iyice incelediler.
Kraliçe, benden çok hoşlanmıştı. Ben olmadan yemek yemiyordu. Kraliçenin, on altı ve on üç yaşlarındaki iki kızı da bizimle beraberdiler.
Biraz da şu devler ülkesini anlatayım: Uzunluğu on bin, eni sekiz bin kilometre. Hiçbir haritada yer almayan bir ülke burası. Elli bir şehri, yüze yakın kalesi ve bir hayli köyü var. Başkentte altı yüz bin insan yaşıyor. Kralın sarayı on kilometre vardı. Mut­fağının tavan yüksekliği yüz seksen metre idi.
Burada, arada sırada geçirdiğim kazalar olmasa, keyfime di­yecek yoktu. Bir gün, cücenin silkelediği ağaçtan düşen elmalar yüzünden az kalsın ölecektim. Yine bir gün, bizim bahçıvanın köpeği beni ağzına alıp, sahibine götürdü.
Bizim kraliçenin en sevdiği şeylerden birisi de bana başım­dan geçenleri anlattırmaktı. Bir de üzüntülü halimi gidermek için, elinden geleni yapıyordu. Eğleneyim diye, bana bir gemi bile yaptırmıştı.
Bir gün odama giren bir maymun beni aldı ve pencereden kaçırdı. Beni seviyordu ama çok korkmuştum. Sonunda, peşinden gelenleri gorüncü beni çatıda bırakıp kaçtı. Zorla kurtarıldım. Maymunu da öldürdüler.
Kral sanatı çok sevdiği için, sık sık sarayda konserler verdi­riyordu. Araştırıcı ve bilgili bir adamdı. Bir gün ona bizim dünya­yı, silahları ve savaşları anlatınca, endişe ile gözlerini açtı ve ben­den, bu anlattıklarımı kimseye söylememi istedi.

 

Devler ülkesinde öğretim oldukça zayıf ve yanlış. Ahlak, ta­rih, şiir ve matematik öğretiliyor. Alfabeleri yirmi iki harfli.
Günler, haftalar akıp gidiyordu. İçimde, bir gün buradan kurtula çakmışım duygusu hiç eksik olmuyordu. Derken, bir gün talih yüzüme güldü. Kralla kraliçe güney sahillerini denetlemeye gideceklerdi. Tabii ki ben de yanlarında. Geldiğimiz yer sahile yirmi kilometre uzaklıktaydı. Denizi ne kadar da özlemiştim. Dadımdan izin aldım ve bir uşakla beraber kıyıda dolaşmama izin verdi. Denizin kenarında gezerken bir yorgunluk duydum ve uyuyacağımı söyledim. Hamağa uzandım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bir sarsıntıyla uyandım.
Bizim saf uşak kayalara kuş yumurtası aramaya gitmiş ve beni de kutumda uyurken yalnız bırakmış. Kartalın bîri de bunu fırsat bilmiş ve beni kapmıştı. Sonra hızlı bir şekilde düştüğümü hissettim. Kendimi denizde buldum. Sonra da bir kancanın beni sürüklediğini hissettim. İngilizce bir ses, “içerde kimse var mı?” diye sordu, ben de “var” dedim.
Beni gemiye çıkardılar. Çok yorgundum. Anlayışlı adam o-lan kaptan, beni kendi yatağında yatırdı. Uayndıktan sonra, anlat­tıklarımı dikkatle dinledi. 1706 yılının 3 Haziran’ında İngiltere’ye vardım. Yolda gördüğüm evler, ağaçlar, insanlar hepsi bana çok küçük geliyordu. Eve vardığımda, karım hareketlerimi görünce üzüntüsünden ağlamaya başladı. Davranışlarım hepsinin garibine gitmişti. Neyse ki kısa zamanda, kendimi toparladım. Eşim, “sana bir daha deniz yolculuğu yok” deyince, ben de tamam” dedim. An­cak, kader bırakmadı.
Eve geleli on gün olmuştu. Artık eski halime dönmüştüm. Bir gün eskiden beri tanıdığım bir kaptan arkadaşım yanıma gel­di. Beni yeni bir yolculuğa ikna etmek için çok cazip teklifler sun­du. Sonunda dayanamayıp kabul ettim. Karımı da büyüyen ço­cuklarımızın artan ihtiyaçlarım karşılamak için gerekli olduğuna inandırarak, sıcak bir ağustos günü limandan Hindistan’a gitmek üzere ayrıldık. Hindistan’a vardık. Dönüşte, kaptanın yükleyeceği mallar hazır olmadığı için, onun beklemesine, benim de on dört tayfa ile birlikte, mallan komşu adalara dağıtmama karar verdik. Süremiz iki aydı. Üç gün gittikten sonra, büyük bîr fırtına çıktı.

 

Denizde ceviz kabuğu gibi sallanıp duruyorduk. Onuncu gün korsanlara yakalandık. Benim tayfaları kendi gemilerine götürdü­ler. Bizim kayığa da kendi adamlarını bindirip, beni de küçük bir kayıkla, denizin ortasında kaderimle baş başa bıraktılar. Kürek çeke çeke, bazı adalara vardım. Bu ufak adalarda beş gün gezdim. Karnımı kuş yumurtaları, otlarla doyurdum. En son adaya vardı­ğımın ertesi günü, gökyüzünde karabuluta benzer bir şey gör­düm. Bu bir Uçan Ada İdi. İnsanlar, merdivenlerle denize sark­mışlar, balık tutuyorlardı. El salladım, gördüler. Üzerime doğru gelip bana zincir attılar. Zincirin ucundaki sandalyeye oturdum, yukarı çektiler. Hiç kimse benimle ilgilenmedi bile. Sonra, kralın yanına gittik. Hiçbir dalda anlaşamadık. Yine de beni özel konuk­ların kaldığı yere gönderdi. Bir müddet dil çalışması yaptıktan sonra, tekrar kralın huzuruna çıktım. Bu sefer, analaşabildik.
Uçan Ada’dakiler güneşten çok korkuyorlardı. Bu Uçan Ada, yuvarlağa çok benziyordu. Çapı altı-yedi kilometre, yüksekliği ise üç yüz metre kadardı. En çok bir mağaranın köşesinde gördüğüm taşa şaştım. Taşın bir ucunda itici, bir ucunda da çekici bir güç var. Bu uçlar aracılığıyla, istedikleri vakit alçalıp, yükselebiliyor-lar di.
Uçan Ada’da çok rahattım. Bana iyi davranıyorlardı. Ancak, Kral ve çevresindekilerin matematik ve çalgıdan başka bir şeyle ilgilenmemeleri yüzünden oldukça canım sıkılıyordu. Bu yüzden, beni indirmelerini istedim. Çok üstelediler, ancak kararlı oldu­ğumu görünce, on altı şubat günü beni başkent Lagado’ya indir­diler. Cebimde, Kral’ın bir arkadaşına yazdığı mektup da vardı. Arkadaşını buldum. Bana şehri gezdirdi. Burada hiçbir yerde görmediğim tuhaflıklar vardı, örneğin, bir bahçede Büyük İsken­der’i gördüm. Sonra, diğer tarihi kişilikleri çağırıp görüştüm.
Buradan Maldonada’ya geçtik. Sonra da ver elini Japonya. Nagazask limanına varınca, burada Hollanda’ya gitmekte olan bir gemi görünce hemen atladım, Neyse, bir müddet sonra önce, Hollanda, oradan da İngiltere’ye döndüm. Aradan tam beş yıl geçmişti.
Ülkemde beş ay kaldım. Mutluydum, ama içimde rahat durmayan bir şeyler vardı. Yine, bir kaptanın teklifine dayanama­yıp, yedi Ağustos günü yola çıktım. Yolda, tayfalarımızın çoğu sıtmadan ölünce, yeni tayfalar almak zorunda kaldık. Meğer, hepsi korsan değil miymiş? Bir sabah erkenden odama girip beni güzelce bağladılar. Haftalarca ellerinde kaldım. Niyetleri neydi bilemiyordum. Sonra beni, kaptanın emriyle karaya çıkardılar. Ben de yürüdüm. İleride, bir sürü havyar gördüm. Başlan, göğüs­leri, sırtları, kılla örtülüydü, keçi gibi de sakallan vardı. Çok iğ­renç yaratıklardı. Üzerime yürüdeler. Kılıcımı çektim, başladım sallamaya. Biraz sonra kaçtılar. Sebebi yanıma gelen bir attı. İlerde bir tane daha vardı. Atlarla birlikte yürüyerek dört kilometre ötede bir tahta kulübeye geldik. Burası “Konuşan Atlar Ülkesi” idi. Atların dilinden anlamaya çalışıyordum. Böylece iki ay geçti. Onlara iyice alışmıştım. Ayrılmak istemiyordum ama, ülkemde de beni bekleyen bir ailem vardı. Bu yüzden atlarla konuştum. Bir ufak kayık yaptım ve onlara veda edip ayrıldım. Atlar, çok üzül­müşlerdi.
Birkaç gün sonra, bir Portekiz gemisine rast geldim. 5 Kasım günü Lizbon’a vardık. Aralığın 5′inde de yine evimdeydim. Ka­rım ve çocukların beni büyük bir şaşkınlıkla karşıladılar.
Yurduma varmıştım, ama bir hayli değişmiştim. Hemen iki at aldım. Saatlerce onların yanında kalıyor, onlarla konuşuyor­dum.
Böylece yıllar geçti. Bazen gözlerim dalar, geçmişe giderim. Cüceler arasında dev gibi kalışım; devler arasındaki cüceliğim, uçan ada, konuşan atlar… Bunlar unutulur mu hiç?

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Didaktik Şiir