DEĞİRMENDEN MEKTUPLAR

2 Mayıs 2008 tarihinde tarafından eklendi.

KONUSU: Şehrin kalabalığından ve insanların tutarsız dav­ranışlarından kaçıp kırlara sığman yazarın, bulunduğu çevredeki gözlemlerini anlatmaktadır.

 

Yerleşme:

 

Buraya gelişime en çok şaşıran tavşanlar oldu. Geldiğim gün, en aşağı yirmi tane tavşan vardı. Beni, görünce gittiler. Umarım yine gelirler. İkinci kattaki baykuş hoşuma gittiği için onunla yeni
kira sözleşmesi yaptım. ‘ ‘ ‘Ai’
Değirmenimden çok memnunum. Burası tam istediğim gibi, gazetelerden, faytonlardan, sisten çok uzakta, güzel kokulu, sıcak bir köşe! Etrafımda ne kadar güzel şeyler var. Buraya yerleşeli sekiz gün olmadı ama içim coşkuyla dolup taşıyor…

 

Beaucaire Postası:

 

Buraya gelirken, dolmuş görevi yapan bir posta arabasına binmiştim. Arabadaki insanlar çok konuşkan ve şakacı idiler. Hepsi birbirini tanıyordu. Sürekli, aynı arabada bulunan kasketli­nin kaçıp kaçıp geri gelen karısından bahsediyorlardı. Kasketli, “Yeter artık, yalvarırım kesin artık” dediyse de dinlemediler. Diğer­leri inmiş, ikimiz kalmıştık. Bana dedi ki: “Bana iyi bak arkadaş! Bir gün buralarda bir cinayet olduğunu duyarsan, hiç tereddüt etmeden ‘katilin kim olduğunu biliyorum’ diyebilirsin.”
Yüzü, küçücük solgun gözleriyle ne kadar sönük ve üzgün­dü. Bu gözler, yaş içindeydi, ama bu ses kin doluydu. Kin, zayıf­ların hiddeti!… Karısının yerinde olsam ondan korkar ve uzak dururdum.

 

Cornille Usta’nın Esrarı:

 

İhtiyar klarnetçi, Francet geçen akşam, bir köy faciasını anlat­tı: “Ah efendim, bu memleket eskiden bugünkü gibi ölü, sesi kısılmış bir yer değildi. Eskiden değirmencilik burada öyle işlek bir meslekti ki, çift on fersahlık yerden öğütülecek buğdayı bize getirirlerdi. Köyün çevresindeki tepeler yel değirmenlerîyle kaplıydı. Buralarda hem eğleni­lir, hem de çalışılırdı. Değirmenler bizim memleketin neşesi ve zenginli­ğiydi.
Ama ne yazık ki, Parisli birkaç iş adamı, bu bölgeye bir un fabrika­sı kurdular. Ondan sonra, yel değirmenleri işsiz kaldı. Tabii ki ne zen­ginlik kaldı, ne de neşe. Bu bozgun havasına bir tek altmış yaşlarındaki Cornılle Usta ve onun değirmeni direndi. ‘Sakın fabrikaya gitmeyin. O buharla çalışıyor. Buhar şeytan nefesidir. Benim değirmenim ise Allah’ın nefesi olan rüzgârla çalışıyor’ diyordu. Ancak, kimse ona İnanmıyordu.
Cornille Usta, içine kapandı. Öyleki, çok sevdiği torununu bile ya­nma yaklaştırmadı. Yalınayak, başı kabak bir halde dolaşmaya başladı. Yine de, akşamları onu eşeği un yüklü olarak görüyor ve işin sırrını çözemiyorduk.
Birbirlerini çok seven Oğlumla torunu, bir akşam Cornille Us-ta’nın değirmenine gittiklerinde, dışarda unuttuğu merdivenle içeri girip her tarafın boş olduğunu görünce işin aslı anlaşıldı. Meğer, dolu çuvalların içindeki un değil, kireç ve molozmuş. Çocuklar gördüklerini bana ağlayarak ani attılar.Bütün komşulara haber verdim. Hepimiz buğ­day yükleyerek değirmene koştuk. Cornille Usta döndüğünde sırrının anlaşıldığını anlamıştı.
‘Hakiki buğday bunlar’ diyerek hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. O günden beri Cornille Usta’yı bir daha boş bırakmadık.”

 

Mösyö Seguin’in Keçisi:

 

Pierre, duydum ki, çil çil paralar alacağın köşe yazarlığı tek­lifini reddetmiş, “özgürce yaşamaktan vazgeçemem” demişsin. Seni gidi aptal seni. O zaman şu hikâyeyi bir dinle:
Mösye Segun’in keçilerden yana hiç şansı yoktu. Bütün keçi­leri ipini koparır dağa kaçar, orada da kurda kuşa yem olurdu. Böylece altı keçisi kayboldu. Ümidini kesmeyip, yedincisini aldı. En son aldığı keçi, bir müddet uysal uysal yaşadı. Ancak, bir gün dağlara bakarak: “Kim bilir, oralar ne kadar güzeldir. Boynumun derisini yüzen şu ip olmasa da, şuralara bir dalsam” diye düşündük­ten sonra, hayat onun için çekilmez hale geldi. Bir gün sahibine: “Ben burada sıkıldım, eriyip bitiyorum. Bırakın şu dağlara çıkayım”
dedi. Bay Seguin onu ikna etmek için diller döktü. Ancak, ikna edemeyince, onu ahıra kapattı. Keçi de ahırın penceresinden kaçıp gitti.
Bizim keçinin ne kadar mutlu olduğunu düşün artık Pierre! Artık ne ip, ne kazık. Keyfinin istediği gibi otlamasına, sıçraması­na hiçbir engel yok…Ancak, akşam olunca işin rengi değişti. Kurt­lar etrafında cirit atmaya başladılar. Hele birisi vardı ki, “Mösyö Seguın’İn keçisi” diyerek yalanıp duruyordu. Uzatmayayım, kurt ve keçi gece sabaha kadar boğuştular. Ama, en sonunda kurt ke­çiyi yedi. Anladın mı Pierre?

 

Yıldızlar:

 

Luberon dağlarında çobanlık yapıyordum. Haftalarca dağ­larda kalırdım. On beş günde bir Norade Teyze yiyeceğimi getirir, havadisleri anlatırdı. En çok bizim efendinin kızının maceraları ilgimi çekerdi. Bir gün yiyecek beklerken, baktım katırın üzerinde bizim matmazel. Bütün gün benimle konuştu. Bense onun etkisi altında olduğumdan bir çift laf dahi edemiyordum.
Akşama doğru döndü. Birkaç saat sonra sırılsıklam bir vazi­yette geri geldi. Taşan ırmaktan geçmek isteyince olanlar olmuş. Hemen ilgilendim, ağıla yatması için postumu serdim. Ancak, uyumayıp yaktığım ateşin başına geldi. Ben de ona gökteki yıldız­lan anlatmaya başladım: Geldi, başını omzuma koyup uyudu. Hayatımın en mesut günüydü.

 

Yıldızlar:

 

Luberon dağlarında çobanlık yapıyordum. Haftalarca dağ­larda kalırdım. On beş günde bir Norade Teyze yiyeceğimi getirir, havadisleri anlatırdı. En çok bizim efendinin kızının maceraları ilgimi çekerdi. Bir gün yiyecek beklerken, baktım katırın üzerinde bizim matmazel. Bütün gün benimle konuştu. Bense onun etkisi altında olduğumdan bir çift laf dahi edemiyordum.
Akşama doğru döndü. Birkaç saat sonra sırılsıklam bir vazi­yette geri geldi. Taşan ırmaktan geçmek isteyince olanlar olmuş. Hemen ilgilendim, ağıla yatması için postumu serdim. Ancak, uyumayıp yaktığım ateşin başına geldi. Ben de ona gökteki yıldız­lan anlatmaya başladım: Geldi, başını omzuma koyup uyudu. Hayatımın en mesut günüydü.

 

Arlesli Kız:

 

Bir gün köyden değirmenime dönerken, siyahlar giyinmiş bir kadınla küçük bir çocuk gördüm. Merakımı görenler anlatma­ya başladılar. Jan İsminde bir oğulları varmış. Aries’de boğa güre­şi meydanında gördüğü bir kıza aşık olmuştu. “Ölürüm de başka­sıyla evlenmem” diyordu. Çaresiz evlendirmeye karar verdiler. Düğün günü, bir adam geldi ve o kızın iki yıldan beri kendi met­resi olduğunu söyledi. Tabii ki düğün yapılamadı. Oğlan o gün­den beri hep içine attı. Kimseyle bir şey konuşmadı. Ve bir gün, annesi kapıyı açtığında oğlunun asılı cesedi ile karşılaştı.

 

Papanın Katırı:
‘¦<
Burada iki lafın başında bir “Papanın katırı gibi” vb. diye ko­nuşulunca ben de merak ediyordum. Cevabını kütüphaneden bulabileceğimi söylediler. Gittim, araştırdım ve öğrendim.
Papalar zamanında burası çok canlı bir şehirmiş. Her tarafta, dinî konular anlatan rahipler dolaşıyormuş. Bu dönemde yaşayan Bonfice isimli bir papacık da varmış. Her pazar ayinden çıktıktan sonra, üç kilometre ötedeki bağına gider, kafayı çeker geri dö-nermiş. Bütün halk, onun bu şen ve şakrak halini çok severmiş.
Papa, bağından sonra en çok katırını severmiş. Sadece papa değil, bütün kent halkı da katın severdi. Bİr gün, papa yine katırı ile gezerken, sokak çocuğu Piset, yanlarına gelip katıra övücü sözlerle hitap edince, Papa çocuğu evlatlık olarak evine almış. Çocuk artık bir asilzade gibi yaşamaya başlamış. Bir müddet son­ra da yaşlı papacık bazı görevlerini üstlenmiş. Bu görevleri ya­parken katıra çok eziyet ediyormuş. Öyle ki, bir gün katırı kilise­nin çan kulesine bile zorla çıkartmış. Tabii bütün millet bu duru­mu seyredİyormuş. Neyse, katırı oradan zorla indirmişler. Papa­cık, oğlanın katırını çok sevdiğini zannederek, mükafat olarak, saraya eğitime göndermiş. Aradan yedi yıl sonra oğlan gelmiş ve papacıktan kendisine “Hardalctbaşılık görevini vermesini” istemiş. Papaak da kabul etmiş.
Katır da, aradan yedi yıl geçmiş olmasına rağmen, oğlanın kendisine yaptığı eziyetleri unutmamışmış. Bu yüzden, durma­dan çifte atma talimi yapıyormuş.
Ertesi gün, tören zamanı, herkesin gözü yeni Hardalcıbaşı’ndaymış. O da, maşallah çok cazibeli görünüyor-muş. Herkese sevimli gülücükler atıyormuş. Bu arada katır da, orada sundurmanın altında duruyormuş. Bizim ki sevimli halini sürdürerek katırın yanma kadar sokulmuş. Katır, “Al sana hınzır, tam yedi yıldır bu anı bekliyordum” diyerek öyle bir çifte atmış ki, dumanı ta uzak şehirlerden gözükmüş. O günden beri de zavalh delikanlıyı gören olmamış.

 

Semîllante’ın Can Çekişmesi:

 

Bundan iki üç sene önceydi. Sardenya denizinde geziyordum. Birden bir fırtınaya yakalandık. Mecburen, ilk yerde demir attık. Ancak, burası hiç de güzel bir yer değildi. Meğer burası, on yıl önce, parçalanan gemide bulu­nan altı yüz kişinin öldüğü yer değil miymiş? Kaptanla beraber mezarlığa ziyarete gittik. Sonra tekrar üzgün bir şekilde kayığımı­za döndük. Sonra reise bu kazanın nasıl olduğunu sordum. Anlat­tı. Yıllar önce, Kırım’a yük götüren bu gemi, buradan geçerken, daha önce, kaza geçiren küçük bir gemideki insanlara, denizle boğuşurlarken rastgelmiş ve onları kurtarmış. Birkaç gün sonra, kurtardığı insanlarla beraber dönerken aynı yerde kaza geçirmiş ve bu sefer yaşlı bir denizci dışında hemen herkes boğulmuş. Gerçekten hazin bir hikâye idi.

 

Cucugnan Papazı:

 

Her yıl dini bayramda, Avignon’da şairler güzel şiirler ve za­rif hikâyelerle yüklü küçük ve neşeli bîr kitap yayınlarlar. İşte size bu kitaptan güzel bir hikâye:
Rahip Martin, Cucughan şehri papazıydı. Halkının çok seven altın gibi bir adamdı. Ancak, halkın kiliseye karşı ilgisizliğinden şikâyetçiydi. Bir gün bir toplantı anında, “Dün gece bir rüya gör­düm” deyip anlatmaya başladı: “Dün gece rüyamda cennete gittim. Ordakİ görevlilere sordum, cennette Cucughan halkından kaç kişi var diye? Defteri açıp gösterdiler. Ne yazık kî, bizim sayfamız bomboştu. Bir tane dahi isim yazılı değildi. İnanamadım, Araf a gittim. Orada da bek­leyen bir tane dahi Cucugnanh yoktu. Bu sefer de cehenneme gittim. Bütün Cucugnan halkının orada olduğunu görünce beynimden vurul­muşa döndüm.
Siz de görüyorsunuz ki kardeşlerim, bu böyle devam edemez. Ben sizleri yuvarlanmakta olduğunuz uçurumdan kurtarmak istiyorum. Yarın pazartesi, kadın erkek yaşlıların günahım çıkaracağım. Salı günü çocukları alacağım. Çarşamba delikanlılarla genç kızların, perşembe erkeklerin, cuma kadınların, cumartesi sıra değirmencinindir. Bence tek başına ona bir gün ayırmak az bile.”
Bu meşhur pazar gününden beri günahlarından kurtulan Cucugnan’ın faziletleri uzak yerlerden dahi duyulmaya başladı. Rahip Martin’de o günden beri pek mutlu ve neşeli oldu…

 

Yaşlılar:

 

Parisli bir arkadaşım, yazdığı mektupta, bulundu­ğum yerden üç beş fersah uzaklıkta yaşayan, anne ve babasını ziyaret etmemi isteyince, mecburen yollara düştüm. Araya araya evlerini buldum. İki tane sevimli ihtiyarctk. Yanlarında onlara yardımcı olan iki de küçük çocuk var. Beni görünce çok sevindi­ler. Saatlerce sohbet ettik. Bildiklerimi anlattım. Bilmediklerimi rahatlıkla uydurdum. Bana yemek ve likör ikram ettiler. Hepsini tek başına, silip süpürdüm. Sonra da, ayrılık vakti geldiğinde, yaşlı adam koluma girip, beni köy meydanına kadar uğurladı.

 

Mensur Baladlar:

 

Bu sabah kapımı açtığımda, değirmenin çevresinin boydan boya kırağı ile kaplanmış olduğunu gördüm. Bundan aldığım ilhamla iki tane balad yazdım.

 

Veliahtın Ölümü:

 

Tahtın küçük varisi veliaht, çok hasta ölecek. Bütün ülke kederli. Kimse eğlenmiyor. Her yerde veliahtın iyileşmesi için dualar ediliyor. Doktorlar toplanmışlar alacakları kararı tartışıyorlar. Kral, herkesten uzak bir odaya kapanmış, kraliçe ise hastanın baş ucunda durmadan gözyaşları döküyor. Veliaht ise annesine sesleniyordu: “Anneciğim, ağlamayın. Veliaht­lar böyle ölmezler, ben de Ölmeyeceğim. Söyleyin muhafızlara, yatağımın etrafına dizilsinler. Azrail’i yanıma bırakmasınlar.” Muhafızlar yata­ğın etrafına dizildiler. Rahip geldi ve veliahtla konuşmaya başla­dı. Çocuk, “Bereket versin ki, yıldızların cennetinde yine veliaht olaca­ğım. Tanrı’nın rahmeti sonsuzdur. Tabii ki bana orada saltanatımı geri verir” dedi ve annesine dönerek devam etti: “îpek pelerinimle kadife İskarpinlerimi getirsinler! Bari meleklere hoş görüneyim!..”

 

Kıra Çıkan Kaymakam:

 

Kaymakam cenapları, yazın sıcak bir gününde teftişe çıkmıştı. Nutkunu hazırlamak için, yolda gör­düğü bir meşelikte mola verdi. Kuşlar, böyle süslü birisim gör­medikleri için seslerini kestiler. Birbirleri İle bu süslü kişinin kim olduğunu öğrenmek için sorular sordular. En sonunda bülbül, “Ben biliyorum, kaymakamdır” deyince yeniden ötmeye başladılar. Bu arada “Ey ahali” diye konuşma talimi yapan kaymakamın sesini duyunca kuşlar, menekşeler rahat vermediler. Kaymakam bey, çiçek kokulan İle mest olmuş bir vaziyette kravatını gevşetti, çimenlerin arasına uzandı. “Ahalisi batsın” dercesine nutuk işin­den vazgeçti. Aradan bîr saat geçtikten sonra efendilerinin geldi­ğini görmeyen görevliler, kaymakamı, serseri gibi yaka-aça açık bir vaziyette, çimenlerin üstüne uzanmış şiir yazarken buldular.

 

Altın Beyinli Adam:

 

Mektubunuzu okuyunca bayan kendi kendime kızdım. Bun­dan sonra acıklı hikâyeler yazmayacağım. Alın size neşeli bir hikâye. Eski zamanlarda bir adam varmış. Dünyaya geldiği za­man başı o kadar ağır ve büyükmüş ki, bütün hekimler “Bu çocuk yaşamaz” demişler. Ancak, çocuk yaşamış. Yalnız, kafasının bü­yüklüğünde dolayı epeyce zorluk çekiyormuş. Bir gün yine sa­hanlıktan aşağı yuvarlanmış ve başını vurmuş. Öldü sanmışlar. Ancak, saçlarının arasından altın damlacıkları görünce, annesi ve babası çocuklarının altından bir beyini olduğunu anlamışlar. Bu nedenle artık dışarıya bırakmamaya başlamışlar. Çocukcağız, evin İÇİnde oynar dururmuş. On sekiz yaşma gelince, anne ve babası­nın isteği üzerine alnından ceviz büyüklüğünde bir altın koparıp vermiş. Sonra da hayatını yaşamak üzere evden ayrılmış. Altınla­rım har vurup harman savuruyormuş. Ancak, zamanla beyninin tükenmekte olduğunu anlayınca, her şeyden elini çekmiş. Bir köşede kendi halinde yaşamaya başlamış. Ancak bir arkadaşı, gece beyninden bir parça çalıp kaçmış. Bizimki bu arada aşık olmuş ve evlenmiş. Beyninin geri ka­lanını da bu kadının bitmez bilmeyen istekleri için harcamış. İki yıl sonra kadın ölmüş. Ona görkemli bir cenaze töreni de yapmış. Kim ne istediyse vermiş.
İşte hanımefendi altın beyinli adam hikâyesi. Bu dünyada beyinlerini harcayarak yaşamaya mahkum öyle zavalhlar vardır ki, en ufak borçlarını bile özlerinin ve iliklerinin o halis altınıyla öderler. Bu, onların günlük ıstırabıdır. Sonra, bir gün ıstırap çek­mekten yorulduklarında…

 

Portakallar:

 

Kış gelince, Paris’in bütün cadde ve sokaklarında portakal kabuklarını görürsünüz. Portakalı iyice tanımak için, onu memle­ketinde görmek gerek. Cezayir’de iken, bir portakal bahçesinde ne güzel saatler geçirdim bir bilseniz. Çiçek açmış ve meyve vermiş portakal ağaçlan, başımın üstünde buram buram kokardı. Şöyle bir elimi uzattım mı, tamam. Bunlar, içleri kan kırmızı, şahane portakallardı. Ne kadar lezzetliydiler.

 

Çifte Hanlar:

 

Bir temmuz günü, oldukça sıcak bir havada, Nimes’ten geli­yordum. Birdenbire karşıma birkaç köy evi ve karşılıklı İki han çıktı. Yaklaştıkça, hanın birinden çok gürültülü sesler çıkıyordu. Bir de şarkı duydum: “Güzel Margoton kalktı I Doyamadan uykuya i Elinde gümüş testi I Bir sabah gitti suya.” Diğer handan ise hiç ses gelmiyordu. İçeriye girdiğimde, kendimi ıssız ve hazin, uzun bir salonda buldum. Yaşlı bir kadın arkası dönük bir vaziyette cama yaslanmıştı. “Hey hancı!” diye seslendim. Döndüğünde ağladığım gördüm. “Niye diğer hana gitmiyorsunuz?” diye sorunca, “Burada konaklamak istiyorum” dedim. Telaşla, hazırlık yapmaya başladı. Yiyecekleri getirdikten sonra, yine gidip camın önüne yaslandı.
Israrlı sorularım üzerine anlattı. Burası daha önce çok canlı bir hanmış. İki kızı Öldükten sonra, kadm kederinden işe güce bakmaz olmuş. Bu arada karşıdaki han açılınca, bütün müşteriler oraya gitmeye başlamış. Kadın bunları söylerken, karşıdan yine demin şarkı söyleyen erkeğin sesi geliyordu. Kadın, kocamdır” dedi. Hayrete düştüğümü görünce, “Ne yapalım mösyö, erkekler böyledir. Karşılarında gözyaşı dökülmesini istemezler. Benim zavallı kocam da canı sıkılınca karşıya İçmeye gider. Güzel seslidir. Bakın işte yine şarkı söylüyor.”
Zavallı kadın, pencerenin önünde, titreye titreye ellerini u-zatmış, yanaklarından süzülen iri gözyaşlarıyla bir kat daha çir-kinleşmiş, kocasının sesini kendinden geçmişçesine dinliyordu.

 

Çekirgeler:

 

Yİne bir Cezayir hatırası. Sonra yine değirmene döneceğiz”. Sahil çiftliğine geldiğim ilk gece, sıcaktan uyuyamamıştım. Çiftlik sahibi karı koca sabah erkenden uyanmış, işçilerle birlikte kahvaltılarını yapmış, sonra da herkese yapacağı işi belirtmişlerdi. Sabah böyle geçti. Öğle yemeğinden sonra, “Çekirgeler geliyor. ÇÖl çekirgeler: geliyor!” diye haykırışlar işittik. Ev sahibimiz büyük bir felâket haberi almışçasına sapsarı kesildi. Herkes, eline ses çıkara­cak ne varsa geçirip dışarı fırladı. Çekirgeleri kaçırmak ve yere konmalarını engellemek için, büyük bir gürültü çıkarmak gereki­yormuş.
Evet amajbiî korkunç hayvan neredeydi acaba? Birden koyu bir bulut gibi “gözüktüler. Sonra bütün bulut patlayıverdi ve bu böcek yağmuru toprağa düştü. İşte o zaman katliam başladı. Ama ne kadarı öldürülse, daha fazlası çıkıyordu.
Akşam yemeğinde susuz kaldık. Bütün sular berbat olmuştu. Sabah penceremi açınca, çekirgelerin gittiklerini gördüm. Ama geride sadece harabeler bırakmışlardı. Ne bir tek çiçek, ne de bir tek ot kalmıştı. Her şey simsiyah kemirilmiş,kömür gibi olmuştu.

 

Muhterem Pere Gaucher’in İksiri:

 

Papaz, Premontre manastırında yapılan şaraptan bardağa doldurup, içmem için ikram etti. “Bu hayat iksiridir” dedi ve bu iksirin hikâyesini anlatmaya başladı.
Bundan yirmi sene önce Promentre manastın büyük bir yok­sulluk içindeymiş. Çanları bile olmadığı için, cemaati tahta kaşık çalarak kiliseye davet edebiliyorlarmış. Öyle ki, keşişler buralar­dan göçmeyi bile düşünüyorlarmış. Bir gün, Kardeş Gaucher isimli, biraz kıt akıllı kardeşin, bir şey söyleyeceği baş keşişe ileti­lince, huzura getirilmiş ve dağlarda her türlü ot bulunduğunu, bu otlardan çok güzel gizemli iksir yapılabileceğini, bu iksir satışın­dan elde edilecek gelirlerle de manastırın çok zengin olacağını söylemiş. Neticede altı ay içinde, keşişlerin iksiri halk arasında rağbet görmeye başlamış. Yalnız, bu arada bizim Kardeş Gaucher’in kibrinden de yanına varılmıyormuş. Bu arada, iksir­den tadarken, sarhoş olmanın keyfine varınca olanlar olmuş. Bir keşişe yakışmayan laflar ettiği için, kafayı oynattığına hükmetmişler. Baş keşiş, sorguya çekince, iksiri fazla kaçırıp sarhoş olduğu­nu anlamış. Yalnız, gelir kaynağından olmamak için, keşişi iba­detlerden affetmiş

 

Camargue’da – Yola Koyuluş:

 

Camargue’de ava giden komşular, beni de davet etmişlerdi. Göndermiş oldukları arabaya binip, sabah erkenden yola koyul­duk. Araplar devrini anımsatan mimarisiyle, Fransa’nın en gö­rülmeye değer kasabalarından biri olan Arles’den geçerek, nehrin kenarına gelip Camargue’ye giden vapura binip, Camargue’ye vardığımızda, çiftlikten bizi karşılamaya bir adamla birlikte, av bölgesine vardık.
Sazdan bir çatı, kurumuz sazdan duvarlar, işte kulübemiz. Bizim av köşkümüz böyle bilinir.. Gündüz gün boyunca tüfek sesleri işitilir. Akşam dönüş vakti olduğunda, yorgun argın ama eller dolu olarak dönülür.
Burada avcıların kurdukları pusuya “umut” diyorlar. Sabah pususu güneşten önce, akşam pususu alacakaranlıktan sonra başlar. Bu pusu benim gibi çaylaklar için fazla külfetli. Zaten attı­ğımı da vuramam. Ben, kötü bir avcıyım.Camargue’de en güzel yer Vaccares’tİr. Akşam, saat beş sıra­larında, güneşin ufka inmeye başladığı anlarda, üç fersahlık su­yun öyle nefis bir manzarası vardır ki, insanda büyüklük ve ge­nişlik duygusu uyandırır.

 

Kışla Özlemi:

 

Henüz şafak sökerken, korkunç bir davul gürültüsüyle u-yandım. Hemen kapıyı açtım, kimse yok. Meğer, Pistolet isimli, 31.alayın trompetçisi, geldiği izinde, kışlayı özleyince başlıyormuş çalmaya.
Sen çalmana devam et. Seni gülünç bulmaya hakkım yok be­nim. Sen kışlana özlem duyuyorsun, ben de Paris’ime. Ah Paris!… Canım Paris!…

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Şu Sayfamız Çok Beğenildi
Nazım (Manzume)