<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat, Kültür ve Sanat &#187; admin</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatsayfasi.com/author/admin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatsayfasi.com</link>
	<description>Edebiyat Hakkında Her Şey</description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Nov 2011 21:10:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.3</generator>
		<item>
		<title>Mevlana</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlana-hakkinda-bilgi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlana-hakkinda-bilgi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 00:29:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografiler]]></category>
		<category><![CDATA[Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf (Tekke) Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlana-hakkinda-bilgi/</guid>
		<description><![CDATA[(1207-1273) Hz. Mevlana 1207 yılında Belh şehrinde doğmuştur. Ba­bası Sultan-ül-Ulema diye bilinen Bahaeddin Veled annesi Mümine Hatun&#8217;dur. Bahaeddin Veled ailesi ile birlikte Belh&#8217;den ayrıldıktan sonra Bağdat&#8217;a buradan da Hac için Mek­ke &#8216;ye gitmiş ve daha sonra Anadolu Selçuklularının en ihti­şamlı dönemlerinde Anadolu&#8217;ya geçmiştir. Malatya, Erzincan, Akşehir yoluyla Larende&#8217;ye (bugünkü Karaman) geldi. 1225 yılında oğlu Hz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="float: left;margin: 4px;"><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-7377956840734751";
/* 300x250, oluşturulma 21.03.2011 */
google_ad_slot = "5248438813";
google_ad_width = 300;
google_ad_height = 250;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p> <p align="justify">(1207-1273)<br />
Hz. <a href="http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlana-hakkinda-bilgi/">Mevlana</a> 1207 yılında Belh şehrinde doğmuştur. Ba­bası Sultan-ül-Ulema diye bilinen Bahaeddin Veled annesi Mümine Hatun&#8217;dur. Bahaeddin Veled ailesi ile birlikte Belh&#8217;den ayrıldıktan sonra Bağdat&#8217;a buradan da Hac için Mek­ke &#8216;ye gitmiş ve daha sonra Anadolu Selçuklularının en ihti­şamlı dönemlerinde Anadolu&#8217;ya geçmiştir. Malatya, Erzincan, Akşehir yoluyla Larende&#8217;ye (bugünkü Karaman) geldi. 1225 yılında oğlu Hz. Mevlana &#8216;yi Gevher Hatun&#8217;la evlendirdi. Sel­çuklu Sultanı Alaeddin Keykubad&#8217;nı daveti üzerine 1228 yı­lında Hz. Mevlana ile birlikte Konya&#8217;ya geldi. Bahaeddin Veled 1231 yılında vefat etti. Hz. Mevlana ertesi yıl babasının müritlerinden olan Muhakkık-i Tirmızı &#8216;ye 9 yıl süreyle mürit­lik etti. (1232-1241) Bazı kaynaklarda Hz. Mevlana&#8217;mn öğreni­mim ilerletmek için Şam&#8217;a gittiği söylenir. Muhakkık-i Tırmızi &#8216;nin ölümünden sonra Hz. Mevlana medreselerde bir süre ders vermiştir. Verdiği dersler Selçuklu Sultanı ve vezirleri tarafın­dan da takıp edilmiştir. 1244&#8242;de Şems-i Tebnzı ile tanışmasıyla Hz. Mevlana&#8217;mn hayatı değişmiş ve sahip olduğu ilmin ya­nında, onu bir gönül adamı yapmıştır. Şems-i Tebrizi ile yap­tığı sohbetler nedeniyle çevresindekileri ihmal eden Hz. Mev­lana, müritlerinin ve halkın tepkisiyle karşılaştı. Şems-i Tebrizi bunun sonucunda 1246 yılında Şam&#8217;a gitti. Ancak Hz. Mevlana&#8217;nın ısrarlı davetleri üzerine 9 ay sonra Konya&#8217;ya döndü. Şems-ı Tebrizi devam eden tepkiler neticesinde 1247 yılında esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Kayboluşuyla ilgili olarak Şems-i Tebrizı&#8217;mn öldürüldüğü ve ayrıca Hz. Mevlana&#8217;nın üzülmesine dayanamadığı için gizlice Şam&#8217;a gittiği yo­lunda görüşler vardır. Bu olaydan sonra Mevlana kendini ta­mamen <a title="şiir" href="http://www.edebiyatogretmeni.net/siirler.htm">şiir</a>e, semaya ve çevresindekileri manevi yönden ol­gunlaştırmaya verdi. Daha sonraları kendisine sohbet arkadaşı olarak sırasıyla Selahaddin Zerkubİ ve Hüsameddin Çelebi&#8217;yi seçti. Hz. Mevlana 1273 yılında Konya&#8217;da vefat etti. En önemli eseri <a href="http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlananin-mesnevisi/">Mesnevi</a>&#8216;dir.<br />
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ulkesi&#8217;nin Belh şehrinde doğmuş­tur. Mevlâna&#8217;nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında &#8220;Bilginlerin Sultânı&#8221; unvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahâeddın Veled&#8217;dir. Annesi ise Belh emîri Rükneddin&#8217;in kızı Mümine Hatun&#8217;dur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlana-hakkinda-bilgi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mevlananın Mesnevisi</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlananin-mesnevisi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlananin-mesnevisi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 00:45:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anonim Halk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlananin-mesnevisi/</guid>
		<description><![CDATA[Bilindiği gibi Mevlânâ&#8217;nın en büyük eseri Mesnevı&#8217;sidir. Eser, aruzun fâ&#8217;ilâtun fâ&#8217;ilâtun fâ&#8217;ilun kalıbıyla yazılmış olup 6 cilt, 25618 beyittir. Varlıkta birlik anlayışını birtakım hayali veya realist hikayelerle; insanlar arasında olduğu kadar hay­vanlar arasında da geçen vakalarla anlatmaya çalışan bir eserdir. Mevlânâ&#8217;da hakiki müslümanlık şüriyetin en yüksek de­recesi ile ifade edilmiştir. Ve bu müslümanlık şeklin değil, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Bilindiği gibi Mevlânâ&#8217;nın en büyük eseri Mesnevı&#8217;sidir. Eser, aruzun fâ&#8217;ilâtun fâ&#8217;ilâtun fâ&#8217;ilun kalıbıyla yazılmış olup 6 cilt, 25618 beyittir. Varlıkta birlik anlayışını birtakım hayali veya realist hikayelerle; insanlar arasında olduğu kadar hay­vanlar arasında da geçen vakalarla anlatmaya çalışan bir eserdir. Mevlânâ&#8217;da hakiki müslümanlık şüriyetin en yüksek de­recesi ile ifade edilmiştir. Ve bu müslümanlık şeklin değil, ma­nanın müslümanlığıdır.<br />
Mesnevi&#8217;deki en önemli özellik çok derin konuları bile rahat ve anlaşılır bir şekilde anlatmasıdır. Mevlana birçok konu­yu ilhamının sesine uyarak içine doğduğu gibi söylemiş ve büyüleyici bir eda yakalamıştır. O, düşüncelerini uzun uzun bir kâğıda döküp sonra üzerinde düzeltme falan yapmamıştır. Bu arada Mevlânâ, basit; fakat düşündürücü ve bilhassa buluş kabiliyetini gösteren deliller getirir, örnekler verir, anlatmak istediği şeyi apaçık bir hâle koyar, hatta gülünç hikaye­ler bile söylemekten çekinmez. Zaten Divan&#8217;ındaki bir gaze­linde; &#8220;Benim gülünç şeyler söylemem, gülünç şeyler söyle­miş olmak, eğlenmek, eğlendirmek için değil; öğretmek, halkı neşelendirip anlatmak istediğimi anlatmak içindir.&#8221; der.</p>
<p><strong>MESNEVİ&#8217;den İlk 18 beyit: </strong></p>
<p align="justify">1.    Şu ney&#8217;in nasıl şikâyet etmekte olduğunu dinle. Onun inleyişi ayrılık hikâyesidir.<br />
2.    Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın herkes etkilenmekte ve inlemektedir.<br />
3.    Kavuşma derdini açıklayabilmek için ayrılık açılarıyla par­ça parça olmuş bir kalp isterim.<br />
4.    Aslından, vatanından uzaklaşmış olan kimse orada geçirmiş olduğu zamanı tekrar arar.<br />
5.    Ben her yerde, her mecliste inledim durdum. Kötülerle de iyilerle de düşüp kalktım.<br />
6.    Herkes kendi anlayışına göre benim dostum oldu. İçimdeki sırları araştırmadı.<br />
7.    Benim sırrım feryadımdan uzak değildir. Lakin her gözde onu görecek nur, her kulakta onu işitecek kabiliyet yoktur.<br />
8.    Beden ruhtan, ruh bedenden gizli değildir. Lakin herkesin ruhu görmesine izin yoktur.<br />
9.    Şu ney&#8217;in sesi ateştir, hava değildir. Her kimde bu ateş yoksa, o kimse yok olsun.<br />
10.  Neydeki ateş ile ilahî şaraptaki kabarış, hep aşk eseridir.<br />
11.  Neu. uârinden aurılmıs olanın arkadaşıdır. Onun makam perdeleri bizim nurani ve zulmani perdelerimizi, yani ka­vuşmaya engel olan perdelerimizi yırtmıştır.<br />
12.  Ney gibi hem zehir, hem panzehir; hem hoş sesli, hem çekici bir şeyi kim görmüştür?<br />
13.  Ney kanlı bir yoldan bahseder, Mecnunane aşkları hikâ­ye eder.<br />
14.  Dile kulaktan başka müşteri olmadığı gibi, maneviyatı id­rak etmeye de Allah yolunda kendinden geçenden baş­ka alıcı yoktur.<br />
15.  Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti. O günler, mahrumiyetten ve ayrılıktan hasıl olan ateşlerle arkadaş oldu. Yani ateşlerle yanmalarla geçti.<br />
16.  Günler geçip gittiyse varsın, geçsin. Ey pak ve mübarek olan insan-ı kâmil; hemen sen var ol!<br />
17.  Balıktan başkası onun suyuna kandı. Nasipsiz olanın da rızkı gecikti.<br />
18.  Ham ruhlular, pişkin ve olgun insanların hâlinden anla­mazlar. O hâlde sözü kısa kesmek gerektir vesselam.</p>
<p align="justify">Mevlana&#8217;nın Mesnevi&#8217;sinin içinde toplumsal, felsefi, ahlakı, dini, aşk ile ilgili binlerce ibret verici hikâye bulunmakta­dır. Bu nedenle, her özet yetersiz kalacaktır. Yine de, seçebildiği­miz kadarı ile birkaç hikâyenin özetini vermeye çalışacağız.</p>
<p align="justify"><strong><em>Tüccar ile Papağanı:</em></strong></p>
<p align="justify">Bir tüccarın, kafese kapattığı çok güzel bir papağanı vardı. Bir gün Hindistan&#8217;a gitmesi icap etti. Herkesten ne istediğini sor­du. Sıra papağana gelince, dedi ki: &#8220;Oradaki papağanlara söyle, siz serbestçe gezip dolaşırken, benim kafeslerde kapalı olmam, doğru mu­dur? Bir sabah vakti beni de hatırlayın da, birazcık mutlu olayım&#8230;&#8221;<br />
Tüccar, Hindistan&#8217;a vardı. Gördüğü papağanlara kendisini tanıtarak, papağanının söylediklerini nakletti. Ancak, sözü biter bitmez, papağanlardan biri anında düşüp öldü&#8230;<br />
Tüccar, memleketine döndü. Olanları kendi papağanına da anlattı. Papağan da kafesin içinde önce titredi, sonra hareketsiz kalıp öldü. Tüccar çok üzüldü. Kafesi açıp, ölü papağanı alıp pen­cerenin kenarına bıraktı. Bırakır bırakmaz, papağan canlanıp uçtu. Tüccara da dedi ki:<br />
&#8220;O Hindistan&#8217;daki papağan, selamımı alınca, ölmüş gibi yaptı. Yani bana dedi ki, &#8216;Kafesten kurtulmak istiyorsan, öl&#8217; Ben de onun dediğini yaparak kurtuldum.&#8221;</p>
<p align="justify"><strong><em>Hayvanların Dilini Anlayan Adam:</em></strong></p>
<p align="justify"> Adamın biri Hz. Musa&#8217;ya gelip, &#8220;Hayvanların dilinden anla­mak istiyorum&#8221; diye istekte bulunur. Hz. Musa ne kadar &#8220;hayır, olmaz&#8221; dese de talebinden vazgeçmez. &#8220;Hiç olmazsa, evdeki horoz ve köpeğin dilinden anlayaytm&#8221; diye adetâ yalvarır. Hz. Musa &#8220;peki&#8221; der. Adam memnundur.<br />
Ertesi gün, yere düşen bir ekmek parçası için horoz ve köpek kapışırlar. Horoz der ki, &#8220;Merak etme, yarın efendimizin eşeği ölecek, et yersin.&#8221; Bunu duyan adam, hemen eşeği götürüp satar. Köpek, horoza &#8220;Et yiyecektim ama eşek gitti, şimdi ne olacak?&#8221; diye sitem eder. Horoz da: &#8220;Yarın at ölecek, onun etini daha çok yersin&#8221; der. Adam bunu duyunca, atı da götürüp pazarda satar. Keyfine diye­cek yoktur. Bu arada, köpek horoza iyice kızmıştır. Yalancılıkla dahi suçlar. Horoz, &#8220;Kızma, yarın efendimizin kölesi ölecek, bol bol helva ve yemek yiyeceksin&#8221; der. Adam, bunu da duyar, zevkten dört köşe, köleyi de götürüp pazarda satar.<br />
Köpek, artık hiddetten köpürmektedir. Horoza, &#8220;Senin yalan­larından bıktım, usandım&#8221; der. Horoz ise: &#8220;Hayır, hiç yalan söyleme­dim. Bu eve bir ölüm gelecekti. Eşek burada ölseydi, iş noktalanacaktı. Ancak efendimiz eşeği sattı. Sıra ata geldi, onu da sattı. Sıra köleye geldi, onu da sattı. Ne yazık ki, artık sıra efendimize gelmiştir. O ölünce, he­pimizin karnı doyacak&#8221; dedi.<br />
Bunu duyan adam ağladı, sızladı, dövündü, başını taşlara vurdu ama ne çare? İş işten geçmişti.</p>
<p align="justify">&nbsp;</p>
<p align="justify">Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. En son aldığı cariye­ye aşık olmuştu. Ancak, gel gelelim cariye hastalanmasın mı? Bütün hekimler seferber olup, &#8220;Kolay, hallederiz&#8221; dediler. Hiçbiri &#8220;Allah isterse&#8221; demediği için, cariye bir türlü iyileşmedi. Bilakis günden güne, hastalığı daha da arttı.<br />
Padişah hekimlerin başarısızlıklarını görünce, ağlayarak Al­lah&#8217;a yalvarmaya başladı: &#8220;Yarabbim, sen varken tuttuk bir ölümlü cariyeye gönül verdik. Hastalandı, medeti senden değil, hekimlerden bekledik, bağışla beni&#8230;&#8221;<br />
Bu yalvarma, Allah&#8217;a hoş geldi. Gece padişah uyurken, rüya­sında ak sakallı bir ihtiyar göründü ve, &#8220;Yarın yanına bir garip kişi gelecek. Bu ki o bizdendir. Hastanı iyileştirecek.&#8221; dedi.<br />
Ertesi gün, beklenen kişi gelince, padişah herkesten Önce ko­şup, kapıyı açtı. İzzet, ikramda bulundu. Sonra, kişi hastayı muayene etti. Anladı kî, kızın derdi, gönül derdidir. Bulmak için, kızın nabzım tutup, hayat hikâyesini anlattırmaya başladı. Niyeti, hangi isim geçtiğinde, kızın nabzının atışı artıyorsa, böylelikle sevdiği kişiyi öğrenmekti. Kız anlattı, hekim dinledi. Ta ki, kişiyi Öğrenmekti. Klz anlattı, hekim dinledi. Ta ki, Semerkand&#8217;a gelinceye kadar. Sonunda, kızın Semerkand&#8217;lı bir kuyumcuya aşık olduğunu öğrendi. Kızı muayene eden hekim, kızı bu üzüntüden kurtarmak için, kuyumcuyu bulmaya karar verdi. Yalnız, kızdan bundan sonra neşelenip gülmesini, padişaha da bir şey söyleme­mesini tembih etti. Sonra da padişahın huzuruna çıkıp, &#8220;Kızın iyileşmesi İçin, bu kuyumcunun bulunması gerekir&#8217; dedi.<br />
Padişah, kuyumcuyu buldurtup, sarayına getirtti. Onu Kuyumcubaşı yaptı. Cariyeyi de kuyumcuya verdi. Aradan altı ay geçmeden, cariye sapasağlam oldu. Bu sefer, bizim hekim bir şurup yapıp kuyumcuya içirdi. Çok geçmeden kuyumcu eriyip solmaya başladı. Bu çirkin halini gören kız ondan soğudu. Bir müddet sonra da kuyumcu Öldü. Ölmeden önce de şunları söyle­di: &#8220;Bu dünya bir dağa benzer. Yaptıklarımız dağa seslenmek gibidir. Sesimiz, güzel de olsa çirkin de olsa, dağa çarpıp geri dönerek, gelir bizi bulur.&#8221;</p>
<p align="justify"><strong><em>Namazda Konuşan Hintliler:</em></strong></p>
<p align="justify"> Dört Hintli birlikte namaza durmuşlardı. Biri, namazda iken, müezzine sordu: &#8220;Ezan okundu mu?&#8221; Yanında ki atıldı: &#8220;Ezan o-kunmasa idi, şimdi namazda olur muyduk?&#8221; Üçüncüsü, &#8220;konuştuğu­nuz İçin namazınız bozuldu, susun&#8221; dedi. Dördüncüsü de: &#8220;Şükürler olsun ki, ben boşu boşuna konuşup da namazımı bozmadım&#8221; dedi. An­cak şurası kesin ki, dördünün de namazı bozulmuştu.<br />
Ne mutlu o kişiye ki, kendi ayıbını görür; kim birinin ayıbını görürse, o ayıbı kendisinde bulur.<br />
Sende o ayıp yoksa da, yine emin olma; çünkü o ayıbı bir gün sen de yapabilirsin; o ayıp seni de bulur.</p>
<p align="justify"><strong><em>Aslan&#8217;ın Payı:</em></strong></p>
<p align="justify"> Aslan, kurt ve tilki ormanda avlanıyorlardı. Akşama kadar bir öküz, bir keçi, bir de tavşan avladılar. Sıra bölüşmeye gelmişti. Aslan, Kurt&#8217;a pay etmesini söyledi. Kurt, öküzü aslana, keçiyi kendisine, tavşanı da tilkiye verdi. Aslan buna sinirlenerek, bir pençede kurdu yere serdi. Sonra da, tilkiye aynı işlemi yapmasını söyledi. Tilki, &#8220;Ey büyük sultan, pay etmek ne haddime. Şu küçük tavşan sabah kahvaltınız, keçi öğlen yemeğiniz, Öküz de akşam yemeğiniz olmalıdır&#8221; deyince, aslanın ağzı kulaklarına vararak tilkiye sordu: &#8220;Bu kadar adaletli paylaşımı nereden öğrendiniz?&#8221; Tilki: &#8220;Şu haddini bilmez kurdun halinden&#8221; diyerek cevap verdi&#8230;<br />
Akıllı o kişidir ki, dostlarının başına gelenlerden ders alır.</p>
<p align="justify"><strong><em>Padişahın Yeni Köleleri:</em></strong></p>
<p align="justify"> Padişah&#8217;ın biri iki tane köle satın aldı. Huzuruna teker teker çağırdı, konuştu. Biri, diğerinin hakkında çok güzel şeyler söyle­mişken, diğeri onun hakkında olmadık ağır sözler sarf etti. Padi­şahta diğerini huzurundan kovdu, Öbürünün de hayatını bağışla­dı.<br />
insanoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil can kapısına perde­dir. Güzel ve iyi görünüş, güzel bir huyla birleşmezse beş para dahi etmez.</p>
<p align="justify"><strong><em>İbrahim Edhem:</em></strong></p>
<p align="justify"> İbrahim Edhem, adaletli ve şanlı bir padişahtı. Bir gün tıkırtı­lar duydu. Sesin geldiği yere varınca, o zamana kadar hiç tanıma­dığı bir bölük halk gördü. &#8220;Ne arıyorsunuz, bu damın başında?&#8221; diye sordu. &#8220;Develerimizi&#8221; dediler. &#8220;Bu damın başında deve ne gezer?&#8221; diye sorunca da &#8220;Peki, sen tahtın üzerinde Allah&#8217;ı arayıp bulmayı ümit ediyorsun da, biz damda deve arayınca mı olmuyor&#8221; diye cevap verdi­ler.<br />
&#8220;Eyvah ki, eyvah&#8221; deyip, tahtı da, tacı da terk etti. O günden beri bütün insanlık, onun adını söyler oldu.</p>
<p align="justify"><strong><em>Hırsız:</em></strong></p>
<p align="justify"> Bir gün hırsızın biri, bir bahçeye girip, meyve ağacının üstü­ne çıktı. Bir yandan yiyor, bir yandan da yerlere döküyordu. Bah-Çe sahibi bu durumu görünce: &#8220;Behey Allah&#8217;tan korkmaz, kuldan utanmaz, bu ne densizliktir&#8221; diye seslendi. Hırsız, büyük bir pişkin­likle: &#8220;Ne bağırıyorsun, bahçe Allah&#8217;ın, meyve Allah&#8217;ın, sana ne olu­yor?&#8221; dedi. Mal sahibi, &#8220;öyle mi?&#8221; diye kafasını salladı. Sonra da adamlarına, hırsızı falakaya yatırmalarını söyledi. Hırsız sopayı yedikçe: &#8220;Yapmayın, etmeyin. Allah&#8217;tan korkun&#8221; diye yalvarmaya başlayınca, bahçe sahibi: &#8220;Ne bağırıp duruyorsun? Sopa Allah&#8217;ın sopası, vuran da Allah&#8217;ın kulu&#8230;&#8221;</p>
<p align="justify"><strong><em>Fil Yavruları:</em></strong></p>
<p align="justify"> Akıllı bir adam, uzak yoldan gelen fakir üç kişinin hallerini görünce, onlara Öğüt verdi: &#8220;Biliyorum fakir ve açsınız. Buradan köyünüze giderken ne kadar aç olursanız olun, sakın ha önünüze çıkan, fil yavrusunu yemeyiniz&#8221; diye öğüt verdi. Nitekim bizimkiler yolla­rında giderlerken fil yavrusunu gördüler. Söylenenleri unutup, fil yavrusunu yakalayıp, pişirip yediler. Sadece içlerinden bir tanesi, arkadaşlarını engelleyemese de, öğüde uydu yemedi. Gece olunca uj&#8217;udular.<br />
Gece olunca kızgın fil arayıp onları buldu. Hepsinin tek tek ağızlarını kokladı. Sadece yemeyene dokunmadı. Diğerlerini ise parçalayarak öldürdü.</p>
<p align="justify"><strong><em>Serçe&#8217;nin Avcı&#8217;ya Verdiği Öğüt:</em></strong></p>
<p align="justify"> Bir gün, avcının biri, bir serçeyi yakalar. Serçe ona der ki: &#8220;Benim bir lokma etimden ne olacak ki? Sen beni serbest bırak, ben de sana hayatta her zaman gerekli olacak, üç tane öğüt vereyim.&#8221; Avcının aklı yatar ve kuşu serbest bırakır. Kuş uçup yüksekçe bir dala konduktan sonra başlar: &#8220;Olmayacak şeye, kim söylerse söylesin, inanma,&#8221; bu birinci öğüdüdür.<br />
İkinci Öğüt: &#8220;Geçmiş gitmiş şeyler için üzülme; bir şey senden git­tikten sonra, onun özlemini çekme,&#8221; dedikten sonra, &#8220;Benim karnımda on dirhem inci vardı, beni bırakınca, inciden oldun&#8221; diye devam etti. Bunu duyan avcı başladı, &#8220;ah aptal kafam&#8221; diyerek dövünmeye. Kuş bunun üzerine, &#8220;Hani geçmiş gitmiş şeyler için üzülmeyecek­tin&#8230;&#8221; der.<br />
Avcı &#8220;haklısın&#8221; deyip, üçüncü Öğüdü de vermesini ister. La­kin kuş, &#8220;Diğer öğütlerimi tuttun mu ki, üçüncüsünü de tutasın&#8221; diyerek uçup gider.<br />
Uykuya dalmış, bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere to­hum saçmaktır. Aptallık ve bilgisizlik yırtığı, yama kabul etmez.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/mevlananin-mesnevisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hacivat ile Karagöz Oyunu</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/hacivat-ile-karagoz-oyunu/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/hacivat-ile-karagoz-oyunu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 00:52:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anonim Halk Edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/hacivat-ile-karagoz-oyunu/</guid>
		<description><![CDATA[Karagöz ve Hacivat&#8217;ın &#8220;Kütahya Çeşmesi&#8221; oyunundan kısa bir bir bölüm: Hacivat semai okuyarak gelir. &#8220;Şu âlemde bir vefalı dostum ol­sa, geliverse karşıma, o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese!&#8221; Karagöz (penceresinden): &#8220;Şu Hacivat da benim oğlanın burnu­nu yese.&#8221; Karagöz: &#8220;Ve bizi seyreden dostlar eğlenseler. Diyelim, işimiz ne imiş? İşimizi Mevla&#8217;m rast getire.. Yâr bana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Karagöz ve Hacivat&#8217;ın &#8220;Kütahya Çeşmesi&#8221; oyunundan kısa bir bir bölüm:<br />
Hacivat semai okuyarak gelir. &#8220;Şu âlemde bir vefalı dostum ol­sa, geliverse karşıma, o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese!&#8221;<br />
Karagöz (penceresinden): &#8220;Şu Hacivat da benim oğlanın burnu­nu yese.&#8221;<br />
Karagöz: &#8220;Ve bizi seyreden dostlar eğlenseler. Diyelim, işimiz ne imiş? İşimizi Mevla&#8217;m rast getire..<br />
Yâr bana bir eğlence medet&#8230; Aman bana bir eğlence medet-&#8221;<br />
Karagöz (penceresinden): &#8220;Karagöz, defol şuradan, aşağıya gelir­sem görürsün&#8217;&#8230;.&#8221;<br />
Hacivat: &#8220;Ah bana </p>
<p>Karagöz pencereden Hacivat&#8217;ın üzerine atlar ve boğuşmaya başlarlar.<br />
Hacivat- &#8220;Karagöz etme, çenem kırıldı.&#8221;<br />
Karagöz: &#8220;Kırılsın kerata!&#8221;<br />
Hacivat: &#8220;Yapma birader boğacaksın beni!&#8221;<br />
Karagöz: Geber keratal (Hacivat kaçar, Karagöz sırtüstü yatar, kalır.) Aman&#8230;Öldüm, bayıldım, of aman! Keratayı kaçırdım, ama ben de yerlere yayıldım. (Ayağa kalkar.) Seni gidi sivri sakallı, keçi suratlı herif seni&#8230;Gelmiş kapımın önünde Medine dilencisi gibi bağırır durur. Hele bir daha gel de bak seni kuyruğundan tutup da, KafDağı&#8217;mn arka­sına kadar atmazsam, bana da Karagöz demesinler. Amma da attık ha&#8230;&#8221;<br />
Hacivat: &#8220;Vay Karagöz&#8217;üm, benim iki gözüm merhaba .&#8217;&#8221; Karagöz: &#8220;Hoş geldin suda pişmiş balkabağı!&#8221; (Tokadı patlatır.)<br />
Hacivat: &#8220;Aman Karagöz&#8217;üm beni gelir gelmez darp etmenizin se­bebi?&#8221;<br />
Karagöz: &#8220;Bizim bekçinin ne poturu var, ne de cübbesi.&#8221;(Bir tokat daha atar.)<br />
Hacivat: &#8220;Yazıklar olsun sana Karagöz! Adam olmamışsın, hâşâ huzurdan şu dünyaya eşek gelmişsin, gidiyorsun.&#8221;<br />
Karagöz: &#8220;Ona yarabbi şükür.&#8221;<br />
Karagöz, tekrar tokat atar, Hacivat kaçar.<br />
&#8220;Yürü!. Seni gidi idare fitili, mum bacaklı kerata! Az kaldı beni de eşek yapacaktı. Sen gidersen beni de buraya mıhlamazlar ya, ben de çekilir giderim&#8230;&#8221; der ve gider.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/hacivat-ile-karagoz-oyunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vatan yahut Silistre</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/vatan-yahut-silistre/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/vatan-yahut-silistre/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 00:56:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anonim Halk Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/vatan-yahut-silistre/</guid>
		<description><![CDATA[KONUSU: Siliistre bugünkü Bulgaristan&#8217;da Tuna ırmağının kıyısında, bir kenttir. 1388 yılında Türkler tarafından fethedilen Silistre, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında çok kalabalık bir Rus ordusu tarafından kuşatılmış, Musa Hulusi Paşa kumandanlığındaki Türk kuvvetleri kırk gün boyunca, kaleyi kahramanca savu­nurlar. Kitapta, asıl verilmek istenen Vatan Sevgisi&#8217;dir. Bunun ya­nında, Silistre Kalesİ&#8217;ne yardıma koşan gönüllüler ve bunlardan İslam Bey [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><strong>KONUSU</strong>: Siliistre bugünkü Bulgaristan&#8217;da Tuna ırmağının kıyısında, bir kenttir. 1388 yılında Türkler tarafından fethedilen Silistre, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında çok kalabalık bir Rus ordusu tarafından kuşatılmış, Musa Hulusi Paşa kumandanlığındaki Türk kuvvetleri kırk gün boyunca, kaleyi kahramanca savu­nurlar.<br />
Kitapta, asıl verilmek istenen Vatan Sevgisi&#8217;dir. Bunun ya­nında, Silistre Kalesİ&#8217;ne yardıma koşan gönüllüler ve bunlardan İslam Bey ile Zekiye&#8217;nİn aşkı da anlatılmaktadır.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify"><strong>Kısa Özeti</strong></p>
<p align="justify">İslam Bey, gönüllü olarak orduya gideceğinden dolayı uzaktan sevmekte olduğu Zekiye ile vedalaşmak üzere onun odasına girer. Zekiye’ye, kendisi hakkında beslediği sevgiyi anlatır. Kız da ona karşı kayıtsız olmadığı gibi, onun arkasından o da erkek elbisesi giyerek gönüllüler takımına karışır, Silistre’ye kadar gider. Silistre’de kuşatma altında kalırlar. Bu arada İslam Bey yaralanır, ona, Âdem ismini almış olan Zekiye bakar. Yaralı olduğu halde İslam, yanında Abdullah Çavuş ve Zekiye ile düşman cephanesini ateşlemek üzere giderler. Dönüşlerinde düşman kuşatmayı kaldırıp çekilmiş vaziyette bulurlar. Kumandan Sıtkı Bey de. Zekiye’nin vaktiyle bir namus meselesinde itaatsizlik ettiği için keçe külah edilmiş olduğundan asıl adı olan Ahmet’i değiştirip Sıtkı’yı kullanarak yeniden askerlikte rütbesi kazanmış olan babası çıkar. İslam ile Zekiye’nin düğünleri kazanılan savaşın mutluluğuyla birlikte yapılır.</p>
<p align="justify">
<p align="justify"><strong>GENİŞ ÖZETİ:</strong></p>
<p align="justify">
<p align="justify"><strong>Birinci Perde:</strong></p>
<p align="justify">
Zekiye, odasında uzanmış kendi kendine İslam Bey&#8217;e olan aşkını anlatmaktadır. İslam Bey ise, bu sırada, veda etmek için Zekiye&#8217;nİn penceresi etrafında dolanmaktadır. Sesi duyunca, kendisini gösterir. Zekiye utanmıştır.<br />
İslam Bey, Silistre&#8217;ye yardıma giden gönüllülerden olmaya kararlıdır. Bunu Zekiye&#8217;ye söyleyince, sevgisi çok büyük olan Zekiye&#8217;nİn, haliyle üzüntüsü de büyük olmuştur. Bu yüzden İs­lam Bey&#8217;i bu kararından vazgeçirmeye çalışır. İslam Bey ise ataları arasında tam kırk iki şehit bulunduğunu, bu kadar şehidi olan bir ailenin ferdine kaçmanın yakışmayacağını belirtir.<br />
Zekiye ise kardeşini şehit vermiş, yıllar önce cepheye giten babasından ise yıllardır bir haber alamamıştır.. Şimdi de hayatta tek sevdiği İnsandan ayrılmak, ona kat be kat zor gelmektedir. Yine de, onu sevgi ile uğurlar. İslam Bey, &#8220;Yaşasın vatan !&#8221; diyerek Zekiye&#8217;nİn yanından ayrılır.<br />
İslam Bey, Zekiye&#8217;nİn yanından çıktıktan sonra, dışarıda kendisini bekleyen gönüllülerin yanına gelir ve &#8220;Beni seven peşim­den gelsin&#8221; diyerek yola düşer.<br />
Biraz sonra Zekiye de erkek kılığına girer ve İslam Bey&#8217;in git­tiği yoldan takip eder.
</p>
<p align="justify">
<p align="justify"><strong>İkinci Perde:</strong></p>
<p align="justify">
Gönüllüler, Silistre Kalesi&#8217;ndedirler. Zekiye de içlerindedir. Miralay Sıtkı Bey, ölüm ve kalım günlerinin sayılı olduğunu, isteyenin gidebileceğini söyleyince, gönüllülerden birisi &#8220;madem gidecektik de buraya neden geldik&#8221; diyerek bütün arkadaşları adına kararlılıklarını vurgular. Zekiye&#8217;yı çocuk diye göndermek isterler­se de, ısrarlı turumu sayesinde vazgeçerler&#8230;<br />
Çatışma bütün şiddetiyle başlar. İslam Bey yaralanmıştır. Zekiye onu tanıdığı için hemen yanına koşar, İslam Bey Zeki­ye&#8217;nİn kollarında bayılır.<br />
Zekiye, tedavisi için yanında revire gider,<br />
Miralay Rüstem Bey ile Sıdkı Bey ise gelmişten geçmişten derin bir sohbete dalarlar.
</p>
<p align="justify"><strong>Üçüncü Perde:</strong></p>
<p align="justify">
İslam Bey, hasta yatağında devamlı sayıklamakta, Zekiye ümit ve endişe ile başında beklemektedir. Günler sonra gözlerini açtığında Zekiye&#8217;yi görünce, şaşırır. Zekiye kendisini saklamaya Çalışsa da fazla direnemez ve iki sevgili konuşmaya başlarlar.<br />
Düşman ise hedefine adım adım yaklaşmaktadır. Kaleyi ele \ geçirmesi an meselesidir. Tek çare olarak, kaleden çıkıp düşman cephaneliğini ateşlemek gözükmektedir. Bu iş için İslam Bey yara­lı hali ile Öne çıkar. İkinci öne çıkan kişi ise Zekiye&#8217;dir. Yanlarına bir de Abdullah Çavuş&#8217;u katarlar. Sıdkı Bey Zekiye&#8217;ye çok dikkatli bakar ve &#8220;Oğlum mezarda yatıyor&#8221; der. Zekiye&#8217;yi oğluna çok benzetmiştir.</p>
<p><strong> Dördüncü Perde:</strong></p>
<p align="justify">
Aradan günler geçmiş, düşman toparlanmaya başlamıştır. Sıdkı Bey, çocukları düşman içine gönderdiğine bin kere pişman olmuş vaziyette dolanıp durmaktadır. Nihayet, Abdullah Çavuş görünür ve olanları anlatır. Anlattıklarından, İslam Bey&#8217;in büyük bir kahramanlık ve fedakârlık örneği göstererek düşmana büyük kayıp verdiği anlaşılmaktadır. Bu konuşma sürerken, İslam Bey, kelinde kırık kılıcı ile çıkagelir, tabii Zekiye de arkasından.</p>
<p align="justify">Sıdkı Bey coşku ile İslam Bey&#8217;i &#8220;evladım&#8221; diyerek kucaklayıp alnından öper. İslam Bey de onun ellerinden. Sonra Sıdkı Bey, çocuğun nerede olduğunu sorar. İslam Bey, Sıdkı Bey&#8217;e bütün olup biteni anlatır. Sıdkı Bey kızı yanına getirmesini söyler. Sıdkı Bey, Zekiye&#8217;ye sorduğu suallere aldığı cevaplardan kendi öz kızı olduğunu; Zekiye de yüzündeki duruşun aynı ninesi ve abisinin yüzündeki duruş olduğunu görerek, Sıdkı Bey&#8217;İn öz babası oldu­ğunu anlar. Baba kız kucaklaşırlar. Sevinçlerine diyecek yoktur.<br />
Bu esnada, Abdullah Çavuş eratın önüne düşmüş, onları &#8220;Arş Yiğitler Vatan İmdadına&#8221; marşını söyleterek yürütmektedir. Sıdkı Bey&#8217;in önüne gelince dururlar. Sıdkı Bey erat önünde şu tarihi konuşmayı yapar:<br />
&#8220;Arslanlanml Doksan gündür çekmediğiniz belâ, görmediğiniz ce­fâ kalmadı. Osmanlıların namusunu göklere çıkardınız. Vatan sizden hoşnuttur. ..Vatanımızın faydasını koruduk, yine de koruruz. Her za­man koruruz. Biz her zaman bu yolda ölmeye hazırırz. Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlılar!&#8221;<br />
Askerler de hep bir ağızdan: &#8220;Yaşasın vatan! Yaşasın Osmanlı­lar!&#8221; dîye haykırır ve perde kapanır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/vatan-yahut-silistre/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ömer&#8217;in Çocukluğu</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/omerin-cocuklugu/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/omerin-cocuklugu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 01:00:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/omerin-cocuklugu/</guid>
		<description><![CDATA[KONUSU: Bu bir anı romandır. Sekiz yaşındaki bir çocuğun ağzından yaşadığı şehir, semt, ailesi ve çevresindeki diğer insanlar anlatılmakta, aynı zamanda yaşadığı döneme ayna tutmaktadır. Ömer anlatıyor: İstanbul&#8217;un Saraçhane Semti&#8217;nde, Çelebi Sokak&#8217;ta oturuyor­duk.. Babamın adı Ali idi. Babam yakışıklı, dolgun vücutlu, gayet güzel giyinen, İslami ahlâk ve terbiyeye sahip, temiz yürekli bir insandı. Kendi dükkânında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">KONUSU: Bu bir anı romandır. Sekiz yaşındaki bir çocuğun ağzından yaşadığı şehir, semt, ailesi ve çevresindeki diğer insanlar anlatılmakta, aynı zamanda yaşadığı döneme ayna tutmaktadır.</p>
<p align="justify">Ömer anlatıyor:<br />
İstanbul&#8217;un Saraçhane Semti&#8217;nde, Çelebi Sokak&#8217;ta oturuyor­duk.. Babamın adı Ali idi. Babam yakışıklı, dolgun vücutlu, gayet güzel giyinen, İslami ahlâk ve terbiyeye sahip, temiz yürekli bir insandı. Kendi dükkânında saraçlık yapardı. Kısacası çalışır, çaba­lar, evine de çok iyi bakardı. Babamın en iyi dostu Behçet Amca idi. Sık sık bir araya gelir, sohbet ederlerdi.<br />
Annemin adı Fatımat-üz-Zehra&#8217;ydı. Çok iyi bir Müslümandı. Varna&#8217;lı idi. Bir tatil zamanı Varna&#8217;ya misafirliğe gittik. Bizi çok İyi ağırladılar.<br />
Ağabeyimin adı Mehmet&#8217;tir. Ağabeyimin okuyup yazma yönünde bana çok faydası olmuştur.<br />
Bir de amcam vardı. Adı Mehmet Tahir idi. Babamdan çok farklı idi. Derler ki, babam hep onun borçlarını ödermiş.<br />
Ninemin bir asası vardı. Komşu çocuğu Nail&#8217;le itişip kakışır­ken, sopayı kafasına indirdim. Bir daha da o sopayı görmedim. Meğer, annem kırıp yakmış. Bu bana ders oldu. Bir daha böyle densiz işler yapmadım.</p>
<p align="justify">Bir gün, abim kucağında bir oğlakla geldi. Dayım Varna&#8217;dan bana göndermiş. Çok sevimliydi.<br />
 Okulumuz her gün açıktır. Adı &#8220;Fevziye Mektebi&#8221;dir. Ben orada Kur&#8217;an ezberlerdim. Sabahları bizi kalfa alır, okula götü­rürdü. Hoca Efendi&#8217;den pek korkardım. Nasıl korkmayayım? Önünde ileriye doğru uzatılmış olan İki üç arşmlık sopalar, baş ucunda asüı olan kayışlı falakalar dehşetli idi. Beni üç yıl içinde iki defa falakaya yatırdı. Vurduğu yerde gül bittiğim görmedim,</p>
<p align="justify">fakat hiç şüphe etmem ki, utanç ve acıdan çehrem kül gibi olmuş­tur.<br />
Babam, bir Kurban Bayramı&#8217;mn ilk günü sabahleyin namaz­dan dönüşünde, kendisiyle annem için hazır bulunan iki kurban­dan birini kesti. Diğerini kesemedi. ..Sıtması varmış. On bir gün sonra vefat etti. Ölümünden bir gün Önce tesadüfen dayım bizde idi. Ona alacaklarını, borçlarını her şeyini bildirmiş. Öldüğü gün beni okula göndermişlerdi. Yemek için öğle vakti eve döndüm. Eve yanaşınca, kalabalığın arasından hayal meyal babamın tabu­tunu gördüm. Dünyaya geleli böyle büyük acı hissetmedim. Komşu bir kadın beni aldı, evine götürdü. Oyalamak için neler yaptı neler. O zaman sekiz yaşında idim.</p>
<p align="justify">Bir gün, çok sevdiği dört cepli hırkam sırtımda, evime doğru yürürken, bir köpeğin saldırısına uğradım ve hırkam dört yerin­den yırtıldı, Ağlaya ağlaya eve geldim. Köpeğin saldırmasına üzüldüğüm kadar, orada köpeğin bana saldırmasını seyreden bir adamın bana yardımcı olmamasına da içerledim.<br />
Bu olaydan sonra köpeğin saldırdığı köşebaşını ömrüm bo­yunca hiç unutmadım.</p>
<p align="justify">Aziz Efendi&#8217;nin &#8220;Muhayyelat&#8221; adlı eserini okuduğum za­man, Ömer olan ismimi Naci&#8217;ye döndürdüm. &#8220;Naci ile Şehide&#8217;nin Aşkı&#8221; adlı bölümü okumamın bunda büyük katkısı oldu. Hikâye beni çok etkilemişti. Çok güzel bir kız olan Şehide, yanına çağır­dığı yiğitlere bazı sorular sorar; ama rüzgârdan açılan peçesinin ardındaki güzelliği gören yiğitlerin iyice dili tutulur ve hepsi Şehide&#8217;nin karşısında tir tir titremekten sorulara cevap veremez­ler. Güzelliği karşısında herkes deliye döner. Derken Naci, bu kızın ününü duyarak yanma gider ve sorduğu tüm sorulara düz­günce cevap verir. Evlenirler. Ama kız yüzünü açtığı zaman, gör­düğü güzellik karşısında delirmemek için Naci kendini zor tutar.<br />
Hikâyeyi çok beğenmesem de Naci ismini çok beğenmiş ve o günden sonra, Naci ismini takma adım olarak kullanmıştım.</p>
<p align="justify">Babamın vefatının ardından dayımı da kaybedince, büyük bir yoksulluk içine düşmüştük. Bu sırada, Rüştiye&#8217;ye muallim olarak atandım. Varna&#8217;ya gelen Sait Paşa, okulu denetlerken beni çok beğenmiş ve yanına memur olarak almıştı. Sait Paşa&#8217;yla bera­ber birçok farklı görevde çalışırken, aynı zamanda şiirler yazıyor­dum ve yazdığım gazetelerdeki başarım gün geçtikçe artıyordu. Bu başarılarıma rağmen, halen bazı hocalardan dersler de almayı İhmal etmiyordum.</p>
<p align="justify">Bir gün, beni rüyasında hasta gören Ahmet Mithat Efendi, ertesi gün tüm ailesiyle gelmişti. Gayet sağlıklı ve neşeli olduğu­mu görmeleri, hepsinin yüreğine su serpmişti. Ama bir ara, oda­ma bir şeyler almak için çıktığımda fenalaşıp yatağıma uzanmış­tım, Rüya, doğru çıkmıştı. Ölümümüm sebebi, kalp durmasıydı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/omerin-cocuklugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gulyabani</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/gulyabani/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/gulyabani/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 01:10:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Roman Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/gulyabani/</guid>
		<description><![CDATA[KONUSU: Hüseyin Rahmi Gürpınar, cin, peri ve gulyabani gibi boş inançların kötüye kullanılarak, saf ve namuslu insanların nasıl kandırıldık­larını anlatmaktadır.  Mubsine Hanım: Muhsine Haram ve Haa Hasan Efendi, ilerlemiş yaşlarına rağ­men birbirlerini çok seven, birbirlerine karşı hep sevgi dolu muhabbetler eden kişiler olduklarından, onlara ben de bir sevgi beslerdim. Bir gün bunun sırrını sordum. Muhsine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">KONUSU: <a href="http://www.edebiyatsayfasi.com/huseyin-rahmi-gurpinar/"><font color="#333333">Hüseyin Rahmi Gürpınar</font></a>, cin, peri ve gulyabani gibi boş inançların kötüye kullanılarak, saf ve namuslu insanların nasıl kandırıldık­larını anlatmaktadır.</p>
<p align="justify"> Mubsine Hanım:<br />
Muhsine Haram ve Haa Hasan Efendi, ilerlemiş yaşlarına rağ­men birbirlerini çok seven, birbirlerine karşı hep sevgi dolu muhabbetler eden kişiler olduklarından, onlara ben de bir sevgi beslerdim. Bir gün bunun sırrını sordum. Muhsine Hanım bana uzun uzun anlattı. Yazdıklarım, Muhsine Hanım&#8217;ın kendi ağzında hayat hikâyesidir:<br />
&#8220;Gençliğimde hoppaca bir kızdım. Dünyayı, Konya&#8217;yı bilmezdim. Anam babam erken öldü. Genç yaşımda komşu ellerine kaldım. Sağ olsunlar, her ihtiyacımı karşılamaya çalıştılar. Biraz erken de olsa, çeyizimi düzerek, beni herifin birine verdiler. Kör olası sarhoş ve soysuz çıktı. Her gün dayak, her gün dayak&#8230; Canıma tak etti. Üç sene dayandıktan sonra, bohçamı alıp kaçtım. Boşandım, kurtuldum.<br />
Taze dul kalınca, isteyenler çok oldu. Ancak bir zaman kim­seye varmadım. Evlere hizmetçiliğe gittim, sarkıntılık etti­ler&#8230;Neyse, eskiden beri beni tanıyan bir Ayşe Hanım vardı, gelip beni buldu ve bana, &#8220;Sana uygun güzel bir yer var; lakin burada ya­şadığın sürece, ağzın çok sıkı olacak; gördüklerini, duyduklarını kimseye anlatmayacaksın&#8221; dedi. Çaresizlikten kabul ettim. Sonradan öğren­dim ki, benim buraya girmem karşılığında, hayli yüklü bir para almış.
</p>
<p align="justify">Yedi Çobanlar Çiftliği:</p>
<p align="justify">Ayşe Hanım&#8217;la birlikte bindiğimiz arabanın sürücüsü, çiftli­ğe gittiğimizi öğrenince, oranın &#8220;emlerin ve perilerin mekanı olduğu­nu, gulyabaninİn kol gezdiğim, üstelik çiftlikte deli bir kocakarının bu­lunduğunu.&#8221; söyledi. Ayşe Hanım, arabacıyı azarladı. Böylece, konuşa söylene çiftliğe vardık.<br />
Muhatapları elli yaşlarında Çeşmifelek Kalfa&#8217;dır. Bir de on­dan daha yaşlı Ruşen Abla vardır. Koca kırk odalı bir yerde, iki yaşlı kadının yalnız başlarına yaşamaları, Muhsine&#8217;nin garibine gitmiştir. Ayşe Hanım,. Muhsine&#8217;yi överek tanıtır. Ruşen Abla, şişman bir Arap kadınıdır. Muhsine&#8217;yi alır yanında götürür. Muhsine&#8217;nin sorularına ürkütücü cevaplar verince, Muhsine &#8220;Gitmek istiyorum.&#8221; diye ayaklanır. Ancak, Ayşe Hanım çoktan gitmiştir.</p>
<p align="justify">Korkulu Bir Akşam Yemeği:<br />
Artık, kaderime boyun eğmekten başka çarem yoktu. Saat­lerce, kapının dibinde oturdum. Akşama doğru Çeşmifelek Kalfa gelip beni &#8220;Haydi kızım Ruşen&#8217;e yardıma gidelim&#8221; diye çağırdı. İtaat ettim. Birlikte yürüdük. Biraz sonra ayaklarıma bir şeylerin dolaş­tığını hissettim. Meğer kedi imiş. Neyse, Ruşen Kadın&#8217;m yanına vardık. Birlikte yemeklerimizi yedik. Sonra hep birlikte oturma odamıza döndük. Bu iki kadının esrarengiz davranışları, bana cinlerle, perilerle bir ilişkileri olduğu hissini veriyordu.<br />
Hele hele yatma vakti geldiğinde Ruşen Kalfa: &#8220;Erken yatmak lâzım. Gündüzler bizlerin, geceler onların, kızdırmaya gelmez.&#8221; deyin­ce, korkularım iyice arttı. Ruşen Kalfa, boynuma bir muska astı, &#8220;Korkma, yalnız sakın ha, odandan da dışarı çıkma!&#8221; deyip gitti.</p>
<p align="justify">Periler:<br />
Korku içinde tir tir titriyordum. Üstümü başımı çekiştiriyor, sağımı solumu yokluyor, her tıkırtıda pür dikkat kesiliyordum. Dışardan &#8220;vak vak, gak gak&#8221; sesleri birbiri peşi sıra geliyordu. Allahım ne yapacaktım. Çaresizlikten, Ruşen Kadm&#8217;ın söylemiş olduğu &#8220;Emret ya cin!&#8221; dedim ve olduğum yere düştüm. Sabaha karşı uyandığımda, korku ile vücudumun her tarafına baktım. Çok şükür, beklediğim gibi bir hasar yoktu. Biraz daha yatmaya çalıştım. Kapım güm güm vuruluyordu. Kalkıp açtım. Baktı Ru­şen Kadın. Gece olanları anlattım. &#8220;Bu gece, sana beyaz elbise vere­yim, onunla yat.&#8221; deyince, &#8220;Gece burada kalan kim, hemen gidiyorum.&#8221; dedim. &#8220;Sen artık perilere karıştın, bir yere gidemezsin.&#8221; dedi. Çeşmifelek Kalfa da geldi. Ağladım, sızladım, beni geri gönderin dedim, hiç dinlemediler bile&#8230;Neyse ki birkaç gün sonra bu hayata alıştım.</p>
<p align="justify">Bilmece İçinde Bilmece:<br />
Bir gün odaların birinden ses duydum. Bu, Ruşen Kadın ile Çeşmifelek Kalfa&#8217;nın sesine benzemiyordu. Bir kadın sesi idi.<br />
Gerçek miydi yoksa bana mı öyle geliyordu? Bütün cesare­timi toplayıp, biraz ileri gittim. Şimdi ses daha net geliyordu..<br />
Anlaşılmasın diye hemen yerime döndüm. Yürürken, bir er­kek sesi &#8220;Bu gece sınavın var.&#8221; diyordu.
</p>
<p align="justify">Ahu Baba Yahut Gulyabani:</p>
<p align="justify">Sessizliğim ve uysallığım sayesinde, her iki kadının da gö­züne girmiştim. En büyük merakım, o sesin sahibini tanımaktı. Bir gün yine iyice o sese yaklaştım. Biriyle konuşuyordu. &#8220;Bana bir şey yapamazsın, iki tane gül gibi hizmetçimi yedin&#8221; vb. konuşmaları du­yunca, yeniden korkunun girdabına kapıldım. Hızla geri dönme­ye başladım. Birden yanı başımda dev gibi bir gölge ortaya çıktı. Dilim, damağım tutuldu. Olduğum yerde kaldım. Bu esnada, Ruşen Kadın ve Çeşmifelek Kalfa geldiler. Onlara duyduklarımı ve gördüğüm gölgeyi anlattım. Yaşlı kadından haberleri vardı. Gölgenin ise Ahu Baba&#8217;nın gölgesi olduğunu söylediler. Ve hep birlikte, yaşlı kadının yanına gitmemizi kararlaştırdılar.</p>
<p align="justify">Hanımefendiyi Ziyaret:<br />
Kilitli kapıları açarak, daracık sofalardan geçerek, yaşlı kadı­nın bulunduğu yere geldik. Lakin kendisi ortada yoktu. Dikkatli bir şekilde araştırınca, dipte bir köşede, kıvrılmış olarak uzandı­ğını gördük. Benim için, &#8220;Bu kim?&#8221; diye sordu. Öğrenince de ya­nına çağırıp, &#8220;Bu ne güzel bir kız.&#8221; diyerek çenemi okşadı. Kanım ısınmıştı. Yanında dahi kalmaya karar verip, bunu ötekilere söy­ledim. Bu esnada koyun postlu, üstü boynuzlu bir baş göründü. Kor­kudan, dizlerimizin bağı çözüldü. Meğer bu meşhur Samsam&#8217;mış.<br />
Dediler ki Samsam herkesin kendi yerine çekilmesini istiyor. Hanı­mefendi, &#8220;Haydi gidiniz.&#8221; dedi. Ruşen Kalfa öne düştü, hepimiz oda­larımıza çekildik.</p>
<p align="justify">Aşık Peri:<br />
Artık uyumam mümkün değildi. Böyle tedirgin ve korku i-çinde yatağımda büzüşmüş otururken bir erkek sesi duydum. Bu mani söyleyerek, birisine aşkını ilan ediyordu. Herhalde ben ola­mazdım. Tam bu sırada devam etti:<br />
&#8220;Yandı sana yüreğim, Muhsine, ah meleğim, Tahammülüm kalmadı, Aç yorganı gireyim.&#8221;<br />
Eyvah, demek şimdi hedef bendim. Korkum iyice arttı. Bu arada ses devam ediyor, &#8220;Seni yemem.&#8221; vb. sözler söylüyordu. Bu kadar korkuya bir insanın dayanma derecesini deneyerek şaşırıp kalıyorum. Şimdiye kadar niçin bayılmadım, niçin Ölmedim&#8230; Bu arada patırtılar sürekli artıyordu. Bir müddet sonra tamamen kesildi. Oh, ancak ben de bitmiştim. Karmakarışık duygular için­deydim.
</p>
<p align="justify">Periyle Söyleşme:</p>
<p align="justify">Bu halde iken, bir erkek sesi: &#8220;Elmasım, hiç korkma. O uğursuz perileri hep savdım. Seni kurtarmaya geldim&#8221; diyordu. Kapatmış olduğum gözlerimi hafifçe açarak, parmaklarımın arasından bak­tım. Köylü kılıklı, gürbüz, yakışıklı, sevimli bir delikanlı karşımda duruyordu. &#8220;Ben düşmanın değil, dostunum. Seni kurtarmak için ne büyük tehlikelere göğüs gerdiğimi bilemezsin.&#8221; diye devam etti.<br />
Sen insan mısın, peri misin, diye sordum. &#8220;Ben de senin gibi bir insanım. Adım Hasan. Çiftlikte dışarda çalışıyorum. Bu çiftliğin bütün cinleri, perileri hepsi sana sahip olmak istiyor. Bu yüzden birbirle­ri ile kavga ediyorlar. Sen İse sadece benim olacaksın, onların hepsine engel olacağım.&#8221; dedi.<br />
Hasan&#8217;ı beğenmiştim. Söylediklerini kabul ettim.
</p>
<p align="justify">Hasanla Gündüz Karşılaşma:</p>
<p align="justify">Gündüz, dışarıda çalışanların evin içerisine girmeleri gereki­yormuş. Bizler kenara çekildik, erkekler önümüzden geçtiler. Hasan da aralarındaydı. Üzerindeki elbiseler aynı idi. Güzel ve yakışıklı bir erkekti. Bir fırsatını bulup yanıma yaklaştı. &#8220;Ölmek var, dönmek yok.&#8221; diyerek hem evlenmek, hem de buradan kur­tulmak için anlaştık.</p>
<p align="justify">Tuhaf Bir Sınav:<br />
Meğer, bahçede cinlerle, perilerle sınav olacakmışız. Hepi­miz tertemiz olduk, hanımefendiyi de alıp, bahçede sınav yerine geldik. Sırası ile Hanımefendi, Ruşen Abla, Çeşmifelek Kalfa bu acaip sınavdan geçtiler. Sıra bana geldi. Acaba nasıl olacaktı? İlk soru geldi: &#8220;Eşekamrtan, Deveoğlu yokuşundan kaç parmak yüksek­tir?&#8221; Arkamdan tüylü perilerden biri: &#8220;Sekiz parmak, altı buçuk nokta yüksektir.&#8221; diye cevap verince bu sınavı geçtim. Arkasından, benzer abuk subuk sorular gelmeye başladı&#8230; Hiçbir soruya iste­dikleri doğru cevabı veremedim. Sağlam sıfırı almıştım. Neyse, ne olursa olsun, sınav bitti, yeniden odalarımıza çekildik.
</p>
<p align="justify">Kanlı Bir Dövüşme:</p>
<p align="justify">Döşeğime girdim. Uyumak mümkün değildi. Aklım hep, o acaip sorularda idi. Biraz sonra kapı fıkırdadı. Gelen Hasan&#8217;di. Daha bir iki konuşmamıştık ki, takırtı sesleri gelmeye başladı. Ben korktum. Hasan, &#8220;Korkma.&#8221; diyerek belinden bir tabanca çıkardı. Perinin odama geldiğini anlayınca, Hasan dolabın içine girdi. Sonra peri geldi. Zayıf, çelimsiz bir peri idi. Bana aşkını ilan etti. Dolapta Hasan, karşımda çelimsiz peri, bana bir cesaret geldi ve onunla konuşmaya başladım. Peri &#8220;Senin yatağına girmeden surdan şuraya gitmem.&#8221; diyerek inat ediyordu. Üstüme atıldı, boğuşmaya başladık. Hasan dolaptan çıkıp karşısına dikildi. Kudurmuş bir kurt hızıyla, &#8220;Şevki Bey&#8217;İn perisinin üzerine atıldı.: &#8220;Bu lanetli çift­likte birkaç kadının kanına girdiniz. Ama bunun kılına dokundurtmaya­cağım.&#8221; Şevki Bey&#8217;in perisi bir ıslık öttürdü. Birden, yükten dört tane daha tüylü peri canavarı çıktı. Hasan&#8217;m üzerine atladılar. Hasan tüm mücadelesine rağmen, beş kişiye karşı yenik düştü. Sürüye sürüye çekip götürdüler.</p>
<p align="justify">Hanımefendinin Nefesi:<br />
O gece çektiğim ızdırabı bir ben bilirim. Hasan&#8217;m o hali gö­zümün önünden gitmiyordu. Boğazı yarılıp kesilerek daha ölme­miş bir koyunun son debelenmelerini andıran çırpınışlarla oradan oraya kendimi vurdum, yerlerde süründüm.<br />
Şafak attı. En kara günüm başlıyordu. Yüklüğü açtım. Ne varsa boşalttım. Hiçbir iz bulamadım. Dışarı çıktım, Ruşen Kalfa &#8220;Bu gece birisini boğazladılar galiba&#8230;&#8221; deyince bir çığlık attım. Cin­lerin, perilerin beni çarptığına hükmederek, hanımefendinin ya­nına götürdüler. Onun huzurunda dün gece olanların hepsini anlattım. Hepsi büyük bir korku içinde kaldılar.
</p>
<p align="justify">Hepimizin Hakkında İdam Hükmü:</p>
<p align="justify">Hepimiz hanımefendi ile birlikte kalmaya karar verdik. Gece olunca, cinler ile periler karşılıklı atışmaya başladılar. Korku ile sinmiş, kaderimizin sonunu beklemeye başlamıştık ki, depreme benzer bir sallantıyla her yer sallandı. On beş dakika süren sal­lanmanın arkasından, bütün sesler kesilmişti. İdam hükmümüzün verildiğini anlamıştık.</p>
<p align="justify">Gulyabaninİn Yenilmesi ve Maskesinin Düşürülmesi:<br />
Madem ki ölecektik, böyle koyun gibi beklemek neyin nesi idi? Zaten Hasan&#8217;ıma yanmışım. Ne olursa olsundu? Bu cesaretle pencereyi açtım. Bahçe açıkça görülüyordu. Bir boru öttü. Tüylü yaratıklar ortaya çıkıp, sıra halinde dizildiler. Sonra Gulyabani gözüktü. Dev gibi bir yaratıktı. Kocaman karnı vardı. Bizden tara­fa bakıp seslendi: &#8220;Sizi öldürmeye geldim.&#8221; Ölümden Öte köy var mıydı? Gulyabani cama yaklaştı. Korkunç sopasını içeriye uzattı. Can havli ile atlayıp, iki elimle sopasına yapıştım. Artık her şey bitmiş miydi? Birden bir silah sesi İşitildi. Arkasından da &#8220;Mel&#8217;un çekil o pencerenin önünden!&#8221; diyen Hasan&#8217;ın sesi geldi. İkinci kur­şunda, tüylülerin üzerine, kurşun yağmaya başladı. Çok geçmedi kapılar kırıldı, ellerinde tüfekler, meşaleler, bir kalabalık bahçeye doldu. Bütün cinlerin etrafını çevirdiler. Ortalarında Hasan&#8217;ımı gördüm. Haykırıyordu: &#8220;Ey! Bu uzun kılığa girmiş alçak adam, orta­ya çık.l&#8221; Atlayarak bacaklarına vurdu. Sonra da ona emretti. Uzun boyu ile yürütüp, pencerenin önüne getirtti. Alt tarafını soyunca, uzun takma tahta cambaz ayakları, kafasındakini çıkartınca da otuz beş kırk yaşlarında çirkin, sakallı kara bir surat ortaya çıktı. 13u çiftliğin kahyası Zekeriya Efendi&#8217;den başkası değildi. Tahta bacakları söküldü, diğerleri gibi elleri bağlanarak onların yanma konuldu. Diğer cinler ise Şevki Bey, Bekir Efendi, Bayram, Agâh, Zeynel idiler&#8230; Hasan tek tek bunlara, kılığına girdikleri cin, peri ve hayvanların taklitlerini yaptırınca ve çiftliğin içinde ve dışında kurmuş oldukları bütün düzen ve tezgâhlar bir bir ortaya çıkartı­lınca, iş iyice anlaşılmıştı.<br />
En çok sevinen, yıllardan beri deli muamelesi görüp, malı mülkü elinden alman hanımefendi idi. Hasan&#8217;a bu yüzden çok minnettardı.</p>
<p align="justify">Suçlular adalete teslim edildiler. Hasan ile nikâhımız kıyıldı, üç gün üç gece düğün oldu. Ruşen abla ile Çeşmifelek Kalfa&#8217;yı da çeyizlerini düzüp birer kocaya verdik&#8230;<br />
Kocam bu Hacı Hasan Efendi, hikâyedeki işte bu kahraman güzel Hasan&#8217;dır</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/gulyabani/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şermin</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/sermin/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/sermin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 01:24:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/sermin/</guid>
		<description><![CDATA[Kitapta çocuklar için eğitici şiirler yer almaktadır. İlk şiiri &#8220;ithaf&#8221; da &#8220;Yuva&#8221; adlı okulun öğrencilerine seslenmektedir. &#8220;İthâf&#8221; &#8220;Yuva şefkat yuvasıdır, Bir marifet yuvasıdır; Sev yuvanı orada sen Kardeşlerinle koşarak. Ötüşerek, oynaşarak, Öğrenirsin -öğrenmeden Nedir zahmet, nedir keder-&#8221; Burada, çocuğa verilen öğüt; okulunu sevince, fazla zorlan­madan güle oynaya çok şey öğrenebileceğidir. &#8220;Hediye&#8221; Küçük bir kızın ağzından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Kitapta çocuklar için eğitici şiirler yer almaktadır. İlk şiiri &#8220;ithaf&#8221; da &#8220;Yuva&#8221; adlı okulun öğrencilerine seslenmektedir.</p>
<p align="justify">&#8220;İthâf&#8221;</p>
<p align="justify">&#8220;Yuva şefkat yuvasıdır,<br />
Bir marifet yuvasıdır;<br />
Sev yuvanı orada sen<br />
Kardeşlerinle koşarak.<br />
Ötüşerek, oynaşarak,<br />
Öğrenirsin -öğrenmeden<br />
Nedir zahmet, nedir keder-&#8221;</p>
<p align="justify">Burada, çocuğa verilen öğüt; okulunu sevince, fazla zorlan­madan güle oynaya çok şey öğrenebileceğidir.</p>
<p align="justify">&#8220;Hediye&#8221;<br />
Küçük bir kızın ağzından ablasının verdiği hediye anlatılmak­tadır:<br />
&#8220;Beni ablam sever ancak,<br />
Böyle başka kim anacak?<br />
Melek ablacığım benim;<br />
Sen benimsin, ben seninim ! &#8221;</p>
<p align="justify">&#8220;Umacı&#8221;<br />
Bu şiirde, batıl inançlardan, cinlerden ve perilerden korkma­nın boş olduğu anlatılmaktadır. Şermin&#8217;in Abi&#8217;si ona bir oyuncak kutusu getirir ve örnekleri İle gerçekleri Öğretir:<br />
&#8220;O gün korkmamaya yemin<br />
Etti: artık yalan dolan<br />
Çarşamba karılanndan.<br />
Cadılardan titremiyor;<br />
Hep kutuda onlar! diyor.<br />
Aklı başında insanlar<br />
Yalnız fenalıktan korkar&#8221;</p>
<p align="justify">Muhallebim ve Mektebim:<br />
Burada anlatılan çocuk muhallebiyi çok sevmektedir. Ancak, okul ona dünyayı tanıttığı, bilgiyi öğrettiği için tercihini okuldan yana yapar:</p>
<p align="justify">Sizin olsun muhallebim&#8230;<br />
Bana yetişir mektebim ! &#8221;<br />
■ ■ ■<br />
&#8220;Keman&#8221;<br />
Anlaşılan o ki, şair kemanı diğer müzik aletlerinden daha fazla sevmektedir. Bu nedenle, küçük çocuğun ağzından keman sevgisini işlemiştir:</p>
<p align="justify">Bana ağabeyim gibi,<br />
Tesir eden keman sesi&#8230;<br />
Bazı ağlar İçin için,<br />
Bazı gülmekten kırılır..<br />
Hepsinin de güzel sesi Do,<br />
re mi, fa-fa, sol, lâ, si<br />
Kulaklarımda nağmesi&#8221;</p>
<p align="justify">Şair, çocuklara vatan sevgisi vermeyi de ihmal etmemiştir:</p>
<p align="justify">Vatan, öksüzler anası<br />
Yaşatırsak, bir o yaşar<br />
Yaşasın tâ haşre(kıyamete) kadar ! &#8221;</p>
<p align="justify">Bahara özlem, çiçeklere sevgi örneği:</p>
<p align="justify">Gelin yüzlü papatyalar,<br />
Altın gözlü papatyalar.</p>
<p align="justify">Rüzgâr eser kah o<br />
yana, Kah bu yana hep<br />
beraber, Dalga dalga<br />
eğilirler; Ferah<br />
verirler insana Güler<br />
yüzlü papatyalar, Altın<br />
gözlü papatyalar.&#8221;</p>
<p align="justify">Yine aynı doğa sevgisi:</p>
<p align="justify">&#8220;Kuşlarla&#8221;</p>
<p align="justify">&#8220;Kuşlar uçar, ben<br />
 koşarım; Onların<br />
 kanatları var, Benim<br />
kanatlarım kollarım.<br />
Kuşlar kanadım çırpar,</p>
<p align="justify">Aynı sevgi, yukarda kuşları ve papatyaları anlatıyordu, bu­rada da kedisini:</p>
<p align="justify">&#8220;Rengin&#8221;</p>
<p align="justify">Rengin demek renkli demek;<br />
Benim kedim de üç renkli,<br />
Hem de benekli, benekli,<br />
Sarı kedim, siyah kedim, beyaz kedim<br />
Adı &#8216;Rengin&#8217; olsun dedim&#8221;</p>
<p align="justify">Aşağıdaki şiirde, çocukların geçmişe göre çok fazla imkânla­ra sahip olmalarının, kendileri için ne kadar büyük bir şans oldu­ğu anlatılmaktadır:</p>
<p align="justify">&#8220;Hasb-ı hâl&#8221; (Sohbet, söyleşi)</p>
<p align="justify">&#8220;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..Vaktiylebiz<br />
Ne sıkıntılar çekmişiz Okumak,<br />
öğrenmek için; Düşündüm de<br />
güldüm demin.-Size ne mutlu<br />
 çocuklar! Güzel kitaplarınız<br />
var; Hocalarınız da iyi,<br />
Öğretiyorlar her şeyi; Tahta,<br />
rahle (sıra) hep mükemmel; Hiç<br />
birisi yoktu evvel. Hasırlarda<br />
sürünürdük, Evlere hep cahil<br />
döndük&#8230;.<br />
Okuyunuz: Okuyanlar<br />
Çok şey bilir, çok şey<br />
yapar; Muradına onlar<br />
erer, Cennete de onlar<br />
girer,</p>
<p align="justify">Okumalı, oynamalı,<br />
Hiç işsiz<br />
oturmamalı&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/sermin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Altın Işık</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/altin-isik/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/altin-isik/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 01:27:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/altin-isik/</guid>
		<description><![CDATA[ALTIN IŞIK KONUSU: Türk masallarının, Türk halk öykülerinin ve Türk destanlarının bir bölümünün şiir halinde, bir bölümünün de düz­yazı halinde yazılmış olduğu bu kitap ilk defa 1923 yılında yayınlanmıştır. Asıl hedef milli edebiyatın bir parçasını oluşturmaktır. Keloğlan Aynı masalın özeti, başka eserlerde de olduğu için, burada yer vermedik.) Tembel Ahmet: Bir Padişah&#8217;m aşk yüzünden delirmiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">ALTIN IŞIK<br />
KONUSU: Türk masallarının, Türk halk öykülerinin ve Türk destanlarının bir bölümünün şiir halinde, bir bölümünün de düz­yazı halinde yazılmış olduğu bu kitap ilk defa 1923 yılında yayınlanmıştır. Asıl hedef milli edebiyatın bir parçasını oluşturmaktır.<br />
Keloğlan Aynı masalın özeti, başka eserlerde de olduğu için, burada yer vermedik.)</p>
<p align="justify"><strong><em>Tembel Ahmet:</em></strong></p>
<p align="justify">
Bir Padişah&#8217;m aşk yüzünden delirmiş bir oğlu ile üç kızı vardı. Kızlarını evlendirecekti. Teker teker sordu. Büyük ve ortan­ca kız &#8220;Siz kimi münasip görürseniz&#8221; dediler. Küçük kız ise &#8220;Bir genç ile evlenmek isterim&#8221; deyince, kızdı ve onu memleketin en tembeli olan &#8220;Tembel Ahmet&#8217; ile evlendirdi. Oğlanın tembelliği bir gün kızın iyice tepesini attırınca, başladı odunla kovalamaya. Oğlan evden kaçtı, gitti çalışmaya. Her gün kazancını getirip ka­pıdan veriyor, karısının korkusundan içeri giremiyordu. Bir gün bir kervanda iş bulup, yola çıktı. Yolda bir kuyunun başında su için durdular. Tembel Ahmet kuyuya İnip yukarıya su veriyordu. Bu esnada bir kapı görüp içinden girdi. İlerde bir köşk, köşkün içinde mahzun mahzun oturan, hapsedilmiş bir kız vardı. Kızı dönüşte kurtarmak üzere anlaştı. Kız ona parmağındaki yüzüğü çıkarıp verdi. Tembel Ahmet, Yukarıdaki bahçeden de heybesini nar ile doldurdu. Sonra heybesini eski bir arkadaşı ile evine gön­derdi. Annesi ve karısı narı kesince içinden mücevher çıktı. Bütün narlar öyleydi. Gelin kaynana mücevherleri satıp, çok güzel bir saray yaptırdılar. Padişah, kılık değiştirip bu saraya geldi. Bura­daki adamların hiç birini tanımayamadı.<br />
Kervan sahibi Tembel Ahmet&#8217;e bir tepsi verip, Musul Kralına götürmesini söyledi. Kral, Tembel Ahmet&#8217;in parmağındaki yüzü­ğün, dört yıldır kayıp kızma ait olduğunu görünce gerçeği öğren­di. Tembel Ahmefin yanma asker vererek kızını kurtarmasını söyledi. Tembel Ahmet kızı kurtarıp babasının yanına getirdi. Meğer kız, Tembel Ahmet&#8217;in kayınbiraderinin nişanlısı imiş. Onu da yanma alıp memleketine Kervanı biraz geride bırakıp, evine geldi. Baktı ki evi bir sa­ray olmuş. Üstünü değiştirip, saraya gitti. Padişah&#8217;a durumu bir bir anlattı. Kızı alıp saraya getirince aşk yüzünden delirmiş olan şehzade iyileşti. Düğün dernek oldu, herkes mutlu mesut yaşadı.<br />
Kuğular:<br />
Bir padişahın Nilüfer isimli bir kızı vardı. Hanımı ölünce, bilmeden büyücü bir kadınla evlendi. Kadın kızın yüzüne vücu­duna çıkmaz, siyah bir boya sürdü. Kız çok çirkin oldu. Babası bile yüzüne bakmaz oldu. Büyücü kadın bununla yetinmeyip, kızın on bîr erkek kardeşini de kuğu haline soktu. Kuğular saray­dan uçup gittiler. Kardeşleri var diye her zulme katlanan Nilüfer, saraydan ayrılıp yollara düştü. Gide gide bir göl kıyısına geldi, Baktı gölde kuğular yüzüyorlar. Kuğular Nilüfer&#8217;i tanıyıp, ona sokuldular. Gece olunca da hepsi eski hallerine döndüler. Kız o zaman bütün kardeşlerini tanıdı. Sabah olunca kardeşler tekrar Kuğu haline döndüler. Aylarca, karşı göl ile diğer göl arasında gidip geldiler. Bîr gün rüyasında yaşlı bir kadın Nilüfer&#8217;e, &#8220;Bir süt golü bulunduğunu, bu gölde yıkanırsa eski haline dönebileceğini söyle­di &#8221; Kız kardeşlerine rüyasını anlattı. Kızı süt gölüne götürdüler. Yıkanınca eskisinden daha güzel oldu.<br />
Yine bir gece aynı yaşlı kadın rüyasına girerek, &#8220;Kardeşlerinin de eski haline dönmesini istiyorsan, mezarlıklardaki ayrık otlarından on bir gömlek örmeli, bu gömlekler bitinceye kadar en ufak bir kelime ko­nuşmamalısın&#8221; dedi. Kız başladı gömlekleri örmeye. Bir gün o ülkenin padişahının oğlu gezerken Nilüfer&#8217;i görüp, güzelliğine vuruldu. Kız hiç konuşmuyordu. Saraya getirip, kırk gün kırk gece düğün yaptılar. Kız yine susuyor ve durmadan gömlek örü­yordu. Kızın büyücü olduğuna hükmedip, asılmasına karar verdi­ler. Cellat hazırlık yaparken dahi kız son gömleğin son ilmiklerini atıyordu. Nihayet bitirdi. Bu arada on bîr kuğu gelip etrafına dizildiler. Kız gömlekleri birer birer onlara giydirince, on bir tane genç babayiğit delikanlı ortaya çıktı. Kız padişaha durumu anlattı. Babalan durumdan haberdar edilince, gelip evlatlarını bağrına bastı. Kız ile diğer ülkenin padişahının oğlu ile kırk gün kırk gece düğün yaptılar.</p>
<p align="justify"><strong><em>Keşiş Ne Gördün?</em></strong></p>
<p align="justify">
Yoksul bir kadının İplik eğirip satarak geçinen üç kızı vardı. O gün en küçük kız iplikleri pazarda beş kuruşa sattı. Dört kuruşa bir tavuk, bîr kuruşa da bir mum aldı. Ablaları ona çok kızdılar. Bu arada tavuk ellerinden kaçtı, küçük kız da peşinden koştu. Tavuk kaçtı, kız koştu, nihayet tavuk bir kapıdan içeri girdi. Kız da arkasından. Bir de ne görsün, bağlar, yeşillikler, cennet gibi bir yer. Az ilerde üç çadır. Biri elmaslı, biri incili, biri zümrütlü. Kim­secikler yok. Kız, sağı solu temizledi, yemekleri yaptı, sofraları dizdi, sonra da bir köşeye saklandı.<br />
Üç şehzade geldiler, çadırda düzeni görünce, bir diğerinin yaptığını zannettiler. Sabah oldu yine gittiler. Kız yine aynı işleri yapıp saklandı. Birkaç gün böyle geçinde, şehzadeler bu işleri yabancı birisinin yaptığını anladılar. Nöbet tuttular. En sonunda küçük oğlan kızı yakaladı. Onunla anlaşınca, kendi çadırında sakladı.<br />
Bir gün baba padişah başka ülkelere savaş ilan etti. Bu ne­denle oğullarını da çağırdı. Küçük şehzade, kız uyurken bir mek­tup bırakıp ayrıldı. Kız uyanıp mektubu okuyunca, hemen peşle­rinden gitti. Yolda, rast geldiği bir keşişe mücevherlerini vererek, elbisesini aldı; keşiş kılığına girerek yoluna devam etti.<br />
Sonra da şehzadelere kavuştu. Küçük şehzadenin içi yanı­yordu. Keşişe sual etti. Keşiş ona güzel cevaplar verince, onu yanma aldı. Birlikte ülkelerine vardılar. Küçük şehzade keşişe bir antikacı dükkânı açtı. Her gün yanma gelip gidiyordu.<br />
Sonra, harp olmadan barış sağlanınca, padişah oğullarını ev­lendirmek için her birine bir vezirinin kızını aldı. Küçük şehzade gelip, keşişe haber verdi. Kız düğüne, keşişin kız kardeşi diye katıldı. Lakin bütün gözler, kızın üzerinde idi. Vezirin çirkin kızı diye, bu kızı gelin odasına koydular. Şehzade geldi, kızı çok be­ğendi. Sabahleyin şehzade keşişin dükkânına gelince, parmağında kendi verdiği yüzükleri gördü. Kız her şeyi anlatınca, saraydaki vezirin kızını evine gönderdiler. Kırk gün kırk gece düğün yaptı­lar&#8230;</p>
<p align="justify"><strong><em>Pekmezci Anne:</em></strong></p>
<p align="justify">
Bir tüccarın tek bir kızı vardı. Hacca gideceği için kızını kim­lere bırakacağını düşünüyordu. Kız, ona &#8220;benim ve dadımın bir yıllık yiyeceği ile bizi kapat, sen gelene kadar idare ederiz&#8221; deyince aklına yattı ve öyle yaptı.<br />
Padişahın oğlu, kızı duymuştu. Bir gün kocakarı kılığına gi­rerek bir şişe pekmez alıp pencerenin Önüne geldi. Komşunun damına çıkarak, ona pekmez sarkıttı. Bir de mani söyledi. Bu hal böyle günlerce devam etti. Her gün hem pekmez satıyor, hem de mani söylüyordu. Kız bu pekmezci anneyi çok sevmişti.<br />
Aradan aylar geçmiş, hacca gidenlerin dönüşü yaklaşmıştı. Akçiçek&#8217;in babası, hacdan döndüğünde kapısının çok güzel süslendiğini görünce, hem sevindi hem de şaşırdı, ikinci gün ise padişah saraya çağırtıp, kızını isteyince mutluluğu daha da arttı. Kız, saraya pekmezci anne ile gitmişti. Bir ara kadın kayboldu. Şehzade ortaya çıktı. Kız ağlıyor ve pekmezci anneyi istiyordu. Şehzade kendisi olduğunu açıklayınca, çok sevindi. Kırk gün, kırk gece düğün yaptılar.</p>
<p align="justify">
<strong><em>Yılan Bey&#8217;le Peltan Bey:</em></strong></p>
<p align="justify">
Bir padişahın hiç çocuğu olmuyormuş. Bir gün, &#8220;olsun da yı­lan olsun&#8221; demiş. Bir müddet sonra hanımı gebe kalmış. Doğum günü gelince, hangi ebe yaklaştıysa ölüyormuş. Bütün ebeler saklanmışlar. Padişah imamı çağırıp mutlaka bir ebe bulmasını emredince, imam konuyu karısına açmış. Karısı merak etmemesi­ni söylemiş ve hiç sevmediği üvey kızını saraya ebe olarak gö­türmeyi planlamış. Kız her şeyin farkındaymış. Annesinin meza­rına gidip, ağlayarak vedalaşmış. Mezardan annesinin sesini duymuş: &#8220;Hİç ağlama, bir kazan süt iste. Yılan o sütü içecek, karnı doyacak, seni de sokmayacaktır&#8221; diyormuş.<br />
Kız bunları yapmış, kadın doğurmuş. Kız hediyelerle evine dönmüş. Aradan yıllar geçmiş. Yılan çocuk büyüyünce, okuma yazma öğrenme zamanı gelmiş. Hangi hoca ders vermeye geldiy­se, sokup öldürüyormuş. Padişah yine imamı çağırmış. İmam yine karısına söylemiş, karısı yine üvey kızını bu iş için gönderip ondan kurtulmayı planlamış. Kız yine annesi ile vedalaşmak için mezarına gelmiş, ağladı. Meza&#8217;dan annesinin sesi gelmiş: &#8220;Annesi, korkma yılan sana dokur.maz&#8221; demiş. Kız saraya gelmiş. Yılan Bey&#8217;e üç ayda okuma yazma öğretmiş. Kucağı hediyelerle dolu olarak evine dönmüş.<br />
Bir müddet sonra padişah oğlunu evlendirmeye kalkışmış. Kimi koynuna soktularsa, sokup öldürmüş. Sıra yine bizim kıza gelmiş. Annesinin mezarına gitmiş, annesi, ona kırk kat giyinme­sini söylemiş. Kız da öyle yapmış. Yılan Bey&#8217;Ie gerdek gecesi, kız da soyunmuş. Yılan kırk kat derisini soyunca ortaya babayiğit bir delikanlı çıkmış. Üvey anne kıskançlıktan çatlamış.<br />
Bir müddet sonra savaş çıkmış. Padişah oğlunun kendi yeri­ne orduya kumandanlık yapmasını istemiş. Kocası savaşta iken, üvey anne Ayşe&#8217;yi kandırıp, bir ırmağa sokmuş, sonra da arka­sından tekme ile dibe itelemiş. Elbiseleri ile mücevherlerini de alıp kaçmış. Ayşe, yüzerek kıyıya çıkmış. Çırılçıplak olduğu için bir mezarın kenarına saklanmış, yorgunluktan uyumuş. Yandaki bir mezarın kapağı açılmış, içinden çıkan bir adam, Ayşe&#8217;yi kucakla­yıp aşağı indirmiş. Orada beş altı çocuk varmış. Peltan Bey isimli bu kişi, esir düşmüş bîr padişah oğlu imiş. Aradan aylar geçmiş. Ayşe Kız, Peltan Bey&#8217;den hamile kalmış. Peltan Bey onu babasının memleketine göndermiş. Onun verdiği akıllarla, Peltan Bey&#8217;e yapılan büyüler bozulmuş. Esareti bitince, memleketine geri dön­müş. Ayşe ile Peltan Bey&#8217;in iki çocukları daha olmuş.<br />
Yılan Bey, savaştan sonra ülkesine dönmüş, eşini bulamayın­ca, demir asa, demir çarık yollara düşmüştü. Yedi yıl sonra Peltan Bey&#8217;in sarayına gelerek ona misafir olmuş. Yılan Bey&#8217;Ie Peltan Bey birbirlerinin çok sevmişler. Sonra Peltan Bey, misafirini eşine göstermiş. Birbirini gören eski eşler hemen oracıkta bayılmışlar. Sonra Peltan Bey&#8217;e durumu anlatmışlar. Peltan Bey, fedakârlık yapmaya hazır olduğunu söylemişse de, Ayşe çocukları için Yılan Bey&#8217;e hayır demiş. Yılan Bey, üzüntüsünden tekrar yılan haline girmiş ve bir delikten süzülerek gitmiş. Ayşe, her zaman ağlaya­rak Yılan Bey&#8217;in mutlu olması için dua etmiş.</p>
<p align="justify"><strong><em>Kolsuz Hanım: (Manzum hikâye)</em></strong></p>
<p>Bir padişahın Ay ve Yıldız isimli iki oğlu vardır. Bir gün ka­rısı ölür. Zorunlu olarak evlenir. Aradan yıllar geçer. Padişah hacca gitmeye karar verir. O gidince, karısı ismi Yıldız olan oğlu­nu iğfal etmek için plan yapar. Oğlan razı gelmeyince, onu hap­settirir. Ay, kardeşini merak eder. Yaşlı bir ihtiyar zindanda hapis olduğunu söyleyince, gizlice zindana girer ve onu bulur. Tam kaçacaklarken, üvey anne adamları ile birlikte yollarını keser. Ay kızın iki kolunu birden kestirir. Şehzade Yıldız ise delirir. Sonra da kızı bir sandığa koydurup, denize attırır. Denizde bir şehzade onu bulur. Durumu öğrenince intikam için harekete geçer. Bu arada Ay Hanım&#8217;a sevdalanır, evlenirler. Zaman içinde iki de çocukları olur.<br />
Öbür tarafta, padişah bir türlü hacdan gelmemiş. Şehzade Yıldız iyileşmemiş, üvey anne de fırsattan istifade devranını sür­dürmektedir. Üvey anne bununla yetinmez, düşmanlığı devam ettirir. Öyle ki, gün gelir kocası Kolsuz Hanım&#8217;ın ve çocuklarının cellada dahi verilmesini ister. Lakin cellat, bunların haline acıya­rak, gömleklerini alır, bir av hayvanmın kanı ile sular ve öldür­düm diyerek saraya geri döner. Anne ve yavrular dağ başında tek başlarına kalmışlardır. Biraz sonra acıkırlar ve dua ederler. Önle­rine yemekler gelir. Dua ederler, yanlarında bir pınar olur. Dua ederler, yatacak köşkleri olur. Dua ederler Kolsuz Hanım&#8217;ın kolla­rı yerine gelir&#8230; Köşkünün kapısına yazar: &#8220;Burada her derdin şifası bulunur.&#8221;<br />
Padişah hicazdan gelir. Bakar oğlu, kızı yok. Karışı bir sürü yalanla onu oyalar. Padişah oğlunu arar, buldurur. İyileşmesi için &#8220;Her derde şifa dağıtan&#8221; köşke getirir. Üvey analık da, çocuğu ol­madığı için köşke gelmiştir. Kızı görünce vazgeçip, gitmek ister. Fakat, kızı &#8220;burası mahkeme yeridir&#8221;diyerek, bırakmaz.<br />
Her şey anlaşılır. Üvey anneyi kovarlar. Sonra hep birlikte, mesut yaşarlar. &#8230;<br />
Aslında, bu hikâyede Milli Kurtuluş Savaşımız anlatılmak­tadır.</p>
<p align="justify"><strong><em>Küçük Hemşire (Manzum Hikâye)</em></strong></p>
<p align="justify">
Bir padişahın İki veziri varmış. Birinin üç oğlu, diğerinin üç kızı varmış. Üç oğlana &#8220;üç aslanlar&#8221;, üç kıza da &#8220;üç ceylanlar&#8221; der­miş. Bir gün, peri sazını bulması İçin babalarından &#8220;üç aslanlar&#8221;\ göndermelerini ister. Erkek çocukların babası, pek keyiflenmiştİr. Kızların babası vezir ise, üzgün bir şekilde evine gelir ve durumu kızlarına anlatır. Büyük ve ortanca kızları, erkek kılığına girerek, peri sazını getirmek için yola düşerler. Ancak, babalarının kendi­lerini sınamak için yaptığı eylemlerde başarısızlığa uğrarlar. En son küçük kız şansını dener ve babasının yaptığı sınavı kazana­rak, peri sazını getirmek için yollara düşer. Kıpçak eline varınca, yaşlı bir kadının evine misafir olur. Ona yüz altın vererek, saraya kapı görevlisi olarak girer. Genç Hakan henüz evlenmemiştir. Kızı görünce, bileklerindeki bilezik izlerinden cinsiyetini anlar, o an ismi Ali diye tanıtılan bu kızı Aliye olarak hayal etmeye başlar. Derdini annesine açar. Annesi, kız mı, erkek mi olduğunu anla­mak için, diğer üç erkekle yarıştırmasını söyler. Bu üç erkek, &#8220;üç aslan &#8220;lardır.<br />
Sırası ile yağız ata binme, demir yayı çekme ve zincirli ayıyı yenme yarışları yapıldı. &#8220;Ceylan kız&#8221; bütün yarışlarda birinci oldu. Sihirli sazı alarak baba yurduna döndü ve sazı babasına verdi. Babası sevinçle saraya gitti. Padişah kızları küçük görmekle yap­tığı hatayı anladı. Kızı çağırtıp herkesin huzurunda tahtına oturt­tu. Kız, &#8220;ben yetkili isem, seçim yapılsın, millet meclisi oluşsun, meclis beni seçerse, başkan olmayı kabul ederim&#8221; dedi. Seçimler yapıldı. Meclis açıldı. Meclis, kızı başkan seçti.<br />
Kıpçak Ham tahtını bırakmış, aşkının peşinden gelmişti. Ali­ye onu görünce yüreğinin sesini dinleyip, onunla evlendi.</p>
<p align="justify">
<strong><em>Alparslan Malazgirt Muharebesi (Manzum Piyes):</em></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p align="justify">
Malazgirt Zaferi keyifli bir şekilde anlatılırken, Türklüğün ve İslamiyetin birbirinden ayrılmayacağı çok güzel mısralarla dile getiriliyor.<br />
&#8220;islamiyet bir kızdır, bekçisi Türk bir arslan! Elinde dal kılıcı, bekler onu her zaman! &#8220;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/altin-isik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yalnız Efe</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/yalniz-efe/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/yalniz-efe/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 01:30:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/yalniz-efe/</guid>
		<description><![CDATA[YALNIZ EFE KONUSU: Babasının haksız bir şekilde Öldürülmesine daya­namayarak, intikam almak için dağlara çıkan ve hep yalnız gezen genç kız Kezban&#8217;ın hikâyesi anlatılmaktadır. Sabahtan beri yürüyorduk. İnce ince yağmur yağıyordu. Omzumdaki silah gittikçe ağırlaşıyordu. &#8220;Biraz dinlensek&#8221; dedim. Kılavuzum gülerek, &#8220;Biraz daha gayret et&#8221; dedi. Yarım saat daha yürüdük. Kılavuzum &#8220;yarın başına geldik, oturabiliriz&#8221; deyince yakındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">YALNIZ EFE<br />
KONUSU: Babasının haksız bir şekilde Öldürülmesine daya­namayarak, intikam almak için dağlara çıkan ve hep yalnız gezen genç kız Kezban&#8217;ın hikâyesi anlatılmaktadır.</p>
<p align="justify">Sabahtan beri yürüyorduk. İnce ince yağmur yağıyordu. Omzumdaki silah gittikçe ağırlaşıyordu. &#8220;Biraz dinlensek&#8221; dedim. Kılavuzum gülerek, &#8220;Biraz daha gayret et&#8221; dedi. Yarım saat daha yürüdük. Kılavuzum &#8220;yarın başına geldik, oturabiliriz&#8221; deyince yakındaki bir çamın dibine çöküverdim. Tam sigara yakacaktım ki, &#8220;Burada tütün içilmez, çünkü burası Yalnız Efe&#8217;nin kaybolduğu yerdir&#8221; dedi. Ben ki, menkıbeleri çok severim, bunu da dinleme­liydim. &#8220;Anlat Baba&#8221; dedim.<br />
&#8220;Bu olaylar benim küçüklüğüme denk gelir. Babası gençliğinde, adı Kezban olan kızı ile bizim köye yerleşmiş. Bir gün, Eseoğlu&#8217;nun çiftli­ğinden geçerken, alacağı olan birisini görüp istemiş. Vermemişler. Çıkan kavga neticesinde adamı öldürmüşler.&#8221;<br />
Kız doğruca hükümete koşup, &#8216;babamı vuran filandır&#8217; demiş. Me­ğer, hükümet adamlarının çoğunun Eseoğlu ile araları çok iyi imiş. Kızın bütün ısrarına rağmen işlem yapmayıp, üstelik, kızı fena bir şekil­de döğmüşler.<br />
Kız bir zamanlar görünmez olur. Herkes onun İzmir&#8217;e, birinin ya­nma evlatlık olarak gittiğini sanmaktadır.<br />
m m<br />
Bir gün vazifesini yapmayan, karakol komutanı teğmenin ölüsü bulunur. Kafasında tek kurşun vardır. Çok geçmeden, babasını vuran korucu da öldürülür. Aradan bir süre sonra da, Eseoğlu&#8217;nun cesedini bağdaki yatağında, boynu kesilmiş halde bulurlar,<br />
O günden beri, köylüleri soyan memurları, zalim zaptiyeleri, çiftçileri dolandıran madrabazları birer birer Öldüren bu efenin kim olduğu epeyce zaman anlaşılmaz.<br />
Yanma, kızanlık için başvuran kimseyi kabul etmediği, hep tek ba­şına gezdiği için ona &#8216;Yalnız Efe&#8217; derler. Tam on beş sene yüzünü kadın­lardan başka kimse görmemiştir.</p>
<p align="justify">Bir zaman onun korkusundan kimse kimseye kötülük edemez ol­muş. Haksızlığa uğrayan düşmanını &#8216;Yalnız Efe&#8217;ye söylerim diyerek korkulurmuş.<br />
Her köyün korusunda, gizli bir ağaçta, bir heybe asılı imiş. Heybe boşaldıkça, köy halkı içini yiyecekle doldururmuş. Bunun dışında da kimseye en ufak bir yük olmazmış&#8230;<br />
Uzatmayalım&#8230;Tam bu sıralarda, Söke taraflarında azgın bir Rum eşkıyası türer. Devlet kuvvetleri bunun peşine düşer. Arar arar bula­mazlar. Boş dönmemek için, namını işittikleri Yalnız Efe&#8217;yi yakalamak isterler. Yalnız Efe&#8217;yi işte tam burada kıstırırlar. Efe onlara: &#8216;Siz askersi­niz, kardeşimsiniz, canınızı yakmak istemem&#8221; dese de ne çare? Başlarlar ateşe. Bu arada iki taraflı ateşle askerler birbirlerini de vurmaktadırlar. &#8216;Ben gidiyorum, ben artık yoğum, ateşi kesin&#8217; diyerek haykırır ve gözden kaybolur.<br />
Onu vuruldu sanırlar. Her tarafı didik didik ararlar. îşte bu çamın dibinde, Yalnız Efe&#8217;nin tüfeğiyle, geyik postu seccadesini ve yeşil namaz bezini bulurlar.<br />
O vakitten beri Yalnız Efe&#8217;ye rastgelen yoktur.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/yalniz-efe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çocuk Şiirleri</title>
		<link>http://www.edebiyatsayfasi.com/cocuk-siirleri/</link>
		<comments>http://www.edebiyatsayfasi.com/cocuk-siirleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 01:44:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şairler]]></category>
		<category><![CDATA[Yüz Temel Eser Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlköğretim 100 Temel Eser]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatsayfasi.com/cocuk-siirleri/</guid>
		<description><![CDATA[Kitapta; Allah Sevgisi, Dîn, Vatan, Padişah, Osmanlı Bayra­ğı, Anne Sevgisi, Horoz ile İnci, Ertuğrul&#8217;un Büyüklüğü, İyilik-Doğruluk, Mithat Paşa, Çiftçinin Nasihati, Millet Şarkısı, Bahar, Kelebek, Kış, Çiftçiler, Fukarayı Seviniz, Tilkinin Vaadi, Çalışmak Sonra Oyun, Namık Kemal, Yıldızlar, Muhtar Bey, Ahlâk, Deniz­ler başlıklı yirmi dört tane şiir yer almaktadır. Şiirlerde amaç çocuklara, bilgi vermek, eğitmektir. İlk şiirde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Kitapta; Allah Sevgisi, Dîn, Vatan, Padişah, Osmanlı Bayra­ğı, Anne Sevgisi, Horoz ile İnci, Ertuğrul&#8217;un Büyüklüğü, İyilik-Doğruluk, Mithat Paşa, Çiftçinin Nasihati, Millet Şarkısı, Bahar, Kelebek, Kış, Çiftçiler, Fukarayı Seviniz, Tilkinin Vaadi, Çalışmak Sonra Oyun, Namık Kemal, Yıldızlar, Muhtar Bey, Ahlâk, Deniz­ler başlıklı yirmi dört tane <a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/siirler.htm">şiir</a> yer almaktadır.<br />
<a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/siirler.htm">Şiirler</a>de amaç çocuklara, bilgi vermek, eğitmektir.<br />
İlk şiirde, &#8220;Allah sevgisi&#8221;:</p>
<p align="justify">&#8220;Kim çıkarır sabahleyin<br />
erkenden, Dünyamıza ışık<br />
veren güneşi? Gece vakti<br />
denizlere serpilen, Ay doğuyor,<br />
kim yapıyor bu işi?&#8221;
</p>
<p align="justify">Dizeleriyle başlayıp, kırlardan, kuşlara kadar bütün canlı ve Sansız varlıkların bir yaratıcısının olduğu ve bu yaradana karşı bir sevgi beslenmesi gerektiği vurgulanmaktadır.</p>
<p align="justify">İkinci şiirde, &#8220;Din ve Kur&#8217;an&#8217;dan bahsedilmekte, dinsiz yaşanamayacağı, İslamiyetin en yüce din olduğu belirtilmektedir:</p>
<p align="justify">&#8220;Saçma, hile, yalan asla<br />
Yoktur onda iyi bilin; Her<br />
din doğru söyler ama<br />
Müslümanlık en büyük<br />
din.&#8221;
</p>
<p align="justify">Üçüncü şiirde, &#8220;Vatan&#8221; konusu işlenmekte; anne ile vatanın aynı olduğu vurgulanmaktadır:</p>
<p align="justify">&#8220;Mavi gökler, yeşil yerler, şehirler;<br />
Bize şeref fısıldayan nehirler, Uyan<br />
diye uğuldayan korular&#8230; Düşün<br />
yavrum bu yerlerde neler var? İşte<br />
senin bu mübarek memleket; Annen<br />
gibi onu sev de hizmet eti&#8221;
</p>
<p align="justify">&#8220;Padişah&#8221; ve &#8220;Osmanlı Bayrağı&#8221; isimli şiirlerde, geçmişe duyulan özlem anlatılmaktadır</p>
<p align="justify">Altıncı şiirde; Bir annenin iki çocuğundan biri annesine şöyle seslendirilerek, &#8220;Anne sevgisi&#8221; işlenmektedir:<br />
&#8220;Senin gönlün İki aşk ile çarpar, Benim yalnız bir sevgili annem var.&#8221;<br />
Yedinci şiirde, La Fontaine&#8217;in &#8220;Horoz ile İnci&#8221; hikâyesi örnek verilerek, kitap kıymeti bilmeyen bir çocuk anlatılmaktadır.<br />
Sekizinci şiirde, yine &#8220;Ertuğrul&#8217;un Büyüklüğü &#8221; anlatılarak, geçmişe özlem vurgulanmaktadır.<br />
Dokuzuncu şiirde, &#8220;İyilik ve doğruluk&#8221; teması işlenmekte­dir. Uzun olan şiirde: &#8220;İyiliksever&#8221; bir adam, sokakta gördüğü bir çocuğa, bir altın verir. Çocuk, &#8220;yanlış verdiniz herhalde&#8221; diyerek, altını geri uzatır. Adam &#8220;hayır, bilerek verdim&#8221; der. Çocuk sevi­nerek evine gelir. Sonra, bu bir altını sermaye yaparak ipekbÖceği üretimi yapar. Zengin olur. Kendisine yardım eden adamın zor duruma düştüğünü öğrenince, hemen</p>
<p align="justify">&#8220;Koşuyor yardıma vicdanlı çocuk&#8230;<br />
İşte hakkı Ödemektir ululuk.<br />
Doğrular haklı olan şeyi tanır;<br />
Doğruluk yapmayan insan utanır.</p>
<p align="justify">Onuncu şiir de &#8220;Yenilikçi&#8221; Mithat Paşa anlatılmakta ve ço­cuklardan Mithat Paşa&#8217;yı kendilerine örnek almaları öğütlenmektedir.<br />
On birinci şiirde, bir çiftçinin, Ölüm döşeğinde iken, çocukla­rına yaptığı akıllı oyun anlatılmaktadır.
</p>
<p align="justify">On ikinci şiirin adı &#8220;Millet Şarkısı&#8221;dır. Bu şiirde de geçmişe olan özlem vurgulanmaktadır.</p>
<p align="justify">On üçüncü şiirde, Bahar anlatılmaktadır:</p>
<p align="justify">Her kuşun, her kuzunun neşesi var;<br />
Sevinin çocuklar ! Sevinin geldi bahar.&#8221;
</p>
<p align="justify">On dördüncü şiirin konusu &#8220;Kelebek&#8221;tir:</p>
<p align="justify">ipekli, pembe, mor, sarı O<br />
şık, güzel kanatlan;<br />
Konunca benziyor yere<br />
Küçük kuçuk meleklere.&#8221;</p>
<p align="justify">On beşinci şiir, &#8220;Kış&#8221; konusunu işlemektedir:<br />
&#8220;Hani yıldızlı sema, mavi deniz,<br />
Hani yerlerde yeşillikle çiçek? Ey<br />
fidanlarda gezen kuş, kelebek!<br />
Şimdi siz neredesiniz?..&#8221;
</p>
<p align="justify">On altıncı şiir, çiftçiler ve köy yaşamı özendirici bir biçimde anlatılmaktadır.</p>
<p align="justify">On yedinci şiirde fukara insanlara karşı, sevgi ve merhamet lolu olmamız gerektiği vurgulanmaktadır:</p>
<p align="justify">Fakirleri küçük görme, üzersen<br />
Allah&#8217;ın da sonra senden yüksünür<br />
Yetimleri, acizleri seversen Emin ol ki<br />
mükâfatın büyüktür.&#8221;
</p>
<p align="justify">On sekizinci şiirde, sözünde durmayan bir tilkinin ibret veri-pi Öyküsü, şiir halinde anlatılmıştır.</p>
<p align="justify">On dokuzuncu şiirin konusu, çalışmak üzerinedir:</p>
<p align="justify">&#8220;Çalışmadan bir su bile içilmez;<br />
Ekilmeden biçilmez.&#8221;
</p>
<p align="justify">Yirminci Şiir, Namık Kemal&#8217;e övgüdür:</p>
<p align="justify">Vatan, millet ne demek kimse yoktu fark eden;<br />
Hürriyeti, vatanı bize odur öğreten.
</p>
<p align="justify">Yirmi birinci şiir, gökteki yıldızlara ayrılmıştır:</p>
<p align="justify">&#8220;Nedir -dedim- şu yakından görünmeyen yıldızlar<br />
Perilerin memleketi, meleklerin evi mı ?</p>
<p align="justify">Ağustos&#8217;ta birçok peri kızî uçuşur;<br />
Bu nedendir bilir misin? Yıldız düğünü olur&#8230;&#8221;
</p>
<p align="justify">Yirmi ikinci şiir, tarihteki kahramanlarımızdan Ahmet Muh­tar Paşa&#8217;ya ayrılmıştır.</p>
<p align="justify">Yirmi üçüncü şiirde, çocuklara &#8220;Ahlâkın önemi anlatılmakta, daima ahlâklı olmaları öğütlenmektedir:</p>
<p align="justify">İnsan tıpkı kumru gibi, kuzu gibi olmalı;<br />
Fakat kalbi aslanların hisleriyle dolmalı.&#8221;
</p>
<p align="justify">Yirmi dördüncü şiir, denizleri anlatmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatsayfasi.com/cocuk-siirleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

